Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz, 2014

27 Mart 1889 Kahire doğumlu olan Yakup Kadri bireycilikten çok toplumculuğu savunan bir yazar olarak, Schopenhauer, Nietzsche ve İbsen gibi yazar ve düşünürleri önemsemekteydi. Kendisi 1920’de Kiralık Konak, 1921’de Nur Baba, 1922’de Okun Ucundan adlı eserlere imza atmıştır. 1932’de Anadolu’da çalıştığı sırada yine ünlü romanlarından biri Yaban’ı yazdı. Ankara romanı ise 1934’te yayımlandı. Kendisi değişik Avrupa şehirlerinde diplomat olarak da çalışmıştı. Yine bu dönemde yazdığı bir monografidir Atatürk isimli kitabı. 


Kitapta belki de en çok hoşuma giden cümleler aşağıdaki alıntılar oldu, ki bunu bugün hâlâ yaşadığım İtalya’da veya İngiltere’de, genel olarak ziyaret ettiğim her Avrupa ilinde hissetmekteyim. Her ne kadar modernizasyon teorisine inanmasam da, tarihin düz ve yükselen bir çizgi gibi ilerlediği görüşüne pek yüz vermesem de, sanki Yakup Kadri gibi, Türkiye ile İngiltere arasında adeta bir 100 yıl varmış gibi gelir. Yakup Kadri 1000 yıl var gibi hissettiğini söyler Atatürk kitabında mesela.

Kendi hürriyetini kazanma sevdasını şöyle dillendirir: 

Lakin başkalarının hürriyeti acı bir lokmadır. Bununla hiçbiri doyunamazdı ve gözleri daima arkalarına çevrik bir gün kendi topraklarında bitecek olan buğdayın ekmeğini, anayurdun kendi has nimetlerini beklerlerdi. Hangi el bunu ekti? Hangi el bunu biçecek? O milli kahraman nerede idi? O bir türlü meydana çıkmıyordu. (s. 16)

İşgal altındaki İstanbul’a dair de şunları söyler: 

Gün geçmiyordu ki, bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir istihza ve ağır bir hakaretle karşılaşmayayım.(s. 29) 


Elbette yenik düşen her milletin karşılaştığı bir tavırdır bu. O zamanlar İstanbul işgalinde olanları biraz da esprili bir dille Halikarnas Balıkçısı çok güzel anlatır. Her ne kadar Halikarnas Balıkçısı’nın üslubu çok hoşuma gitse de Yakup Kadri’nin yazarken elinden hiç bırakmadığı ciddi dili nedense beni hiç rahatsız etmez. 
Nenin ve kimin mesuniyeti için kimden ve ne muavenet talep olunmak isteniyordu? O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?... Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da hakimiyeti milliyeye müstenit, bila kaydü şart müstakil yeni bir Türk devleti tesis etmek. (s. 69)

Kimi zaman Mustafa Kemal’in aslında mücadeleden evvel pek de popüler olmadığını vurgular kitabında:
Mustafa Kemal’de muhiti tarafından tanınmamış, takdir edilmemiş ve kah istihza kah istihfaf (küçümseme), kah şüphe ve zan altında kalmış bir takdir edilmemiş dehanın dramı vardı. (s. 41)

Memleketin halinden bahseder, sanki bugünü andırır gibi, belki sadece öznelerin yerini değiştirebiliriz: 

Müdafaai Hukukçu' mebuslar, iki muarız safa ayrılmışlar, bir Mustafa Kemal lehinde, diğeri aleyhinde, hep didişip duruyorlardı. Eski İttihatçılar küçük fakat kuvvetli bir klik halinde bu iki cereyan arasında durmaksızın kendi oyunlarını oynamakta idiler. Hacılardan, hocalardan, şeyhlerden ve ağalardan mürekkep diğer bir zümre de her çekişmeden fırsat kollayarak milleti, Ortaçağın karanlıklarına itmek istiyordu. (s. 49)

Nutuk’tan alıntılar yapar o zamanki değişik çözümleri anlatırken. Mesela kimisi Amerika'nın himayesini, kimisi İngiltere mandası olmayı kabul ediyordu. Kimisi ise mahalli halas (yerel ayrılıklar) fikrini savunuyordu. Şu sözlerini alır Atatürk'ün Nutuk kitabından: 

Ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların istinat ettiği bütün deliller ve mantıklar çürüktü; esassızdı. Hakikat halde, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir anayurt kalmıştı. Son mesele bunun taksimini teminle uğraşmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi medlulu kalmamış birtakım bimana elfazdan ibaretti.

Elbette burada bir avuç Türk kadar bir avuç Kürt de vardır. Fakat Türk milliyetçiliği diğer milliyetçiliklerin üzerini örtmektedir. Yakup Kadri etnik farklılıklara değinmemiştir. Kimi zaman objektif bir görüş belirtmenin zor olduğu burda ortaya çıkmaktadır. 

Atatürk her zaman eleştirilen bir şahsiyet değildi, adına övgü dolu kitaplar yazılıyordu. Ancak dış medya onu eleştiriyordu, çünkü bir iç eleştiri demokratik olmayan bir ortamda mevcut değildi. Eğer o bir prens ise Makyavelist terim ile, o zamanları yaşayanlar için korkulan bir prensti sevilenden çok. Bu mesele şimdi eleştirilen ve kimi zaman sevilen kimi zaman nefret edilen prens halini almıştır. Fakat Atatürk’ü eskiden eleştirmeyip de şimdi yeni yeni eleştirmeye başlayanlara da sormak lazım gelir. Ondan önce Atatürk’e ve milli mücadeleye methiyeler düzenler, acaba neden birdenbire onu bugün eleştirme gereği duymaktadırlar?


Yakup Kadri ve Atatürk

Benim anladığım kadarıyla Yakup Kadri Atatürk’ü sadece övmekle kalmamış, aynı zamanda kendisine yakın olma fırsatını yakalamıştır. İçki masalarında beraber zamanları geçmiştir ve bunları Yakup Kadri yazmaktan çekinmemiştir. Yakup Kadri’nin de belirttiği üzere “Paşa çok içiyor” dedikodularına karşılık Atatürk daha fazla ve daha alenen içmiştir. Bir yandan da unutmamak lazım ki bir noktada Nazım’ı sofrasına çağırmıştır Atatürk. Ve yanlış hatırlamıyorsam Saime Göksu ve Edward Timms'in yazdığı Romantik Komünist adlı biyografiye bakacak olursak Nazım “onun içki sofrasına konuk olmayı” reddetmiştir. Yakup Kadri ise bu içki sofralarını ballandıra ballandıra anlatmıştır: 

Atatürk’ün sefahatlerinde Atatürk’ün kötü iptilalarında bile Homerik bir destan rüzgarı vardı. İçki sofrasında elini her kadehine uzatışı Tanrılar Tanrısı Zeus’un altın kupalar içinde kevser şarabı dağıtışını andırırdı ve riyaset ettiği cümbüşler, gerek Çankaya köşkünün samimi havası, gerek Dolmabahçe sarayının ihtişamlı dekoru içinde ve gerekse herhangi bir dost evinin mütevazı çatısı altında olsun; daima Olempus tepesindeki ‘bezm’ler (içki meclisleri) gibi zaman ve mekan mikyasın dışına taşardı. 

Elbette Yakup Kadri’nin bu benzetmesi fazlasıyla hayal gücü ürünü ve fazlasıyla övgücüdür. Her ne kadar Yakup Kadri’nin dilini beğensem de, kitabı çok akıcı bulsam da (ki kitapta Farsça ve Arapça kelimeler de Türkçeye çevrilmiş ve parantez içinde belirtilmiştir) bazı kısımlarda bu tarz abartılar yer almaktadır. Atatürk’e hiçbir negatif eleştiri getirmemiştir. 1970’lerde yazdığı bölümlerde bile. Yakup Kadri'nin tutarlılığını tüm kitaplarında ve anılarında görebileceğimi tahmin ediyorum.

Maalesef Dersim Katliamı ve Sabiha Gökçen’in Dersim’i bombalaması unutulacak mevzular değildir. Yakup Kadri bunlara hiç değinmemiştir. 

Bunları unutmamakla beraber yine de belirtmek isterim ki din konusunda Atatürk vizyonu geniş bir liderdir. Dinle ilişkiyi akılcılığa dayandırmıştır, hilafeti ve saltanatı kaldırmanın gerekliliğini görmüştür. Ve yine Yakup Kadri’nin Nutuk’tan alıntı yaptığı üzere, buna karşı çıkanların “kafası kesile” demiştir: 

Mesele, zaten emri vaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler, meclis ve herkes meseleyi tabii görürse fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde gene hakıkat usuli dairesinde, ifade olunacaktır. Fakat, ihtimal, bazı kafalar kesilecektir. (s. 161)

Fakat bu astığı astık kestiği kestik yön Yakup Kadri tarafından ele alınmamıştır, Yakup Kadri Nietzsche’nin “übermensch” fikrinden etkilendiğinden, Atatürk’ü de bu şekilde görmektedir. Aynı zamanda kitapta Atatürk’ün diğer totaliter liderlerle bir arada değerlendirilmekten rahatsızlık duyduğunu belirtmektedir. Yazar Atatürk'ü hem sevmekte hem de ondan çekinmektedir ki bir lideri bu kadar takdir etmeden bu yazılar yazılamaz.

Her şeye rağmen akıllı bir askerdir, İngilizlerin Yunanlıların yardımına koşmayacağını görmüştür. Yakup Kadri ona sorduğu zaman, “bağımsızlık mücadelesini vermeye nasıl cesaret ettiniz harap ve bitap bir haldeyken memleket?”diye, Atatürk “Bu azmi bana veren önce Türk askerinin fedakarlığına inancım; sonra da galip devletlerin bu harpten son derece yorgun ve bezgin çıktıklarını görüşüm ve Yunanlılar uğruna yeniden savaşa atılamayacakları kanaatine varışım ve tek başına Yunanlılarla nasıl olsa boy ölçüşebiliriz umudumdu” (s. 134) şeklinde cevap vermiş. 

Sayfa 143’te yazdığı üzere de Eski Arap harflerinin ortadan kaldırılması için Atatürk 6 ay mühlet vermiş, İsmet İnönü 6 sene gerekir derken. Tüm bu devrimler Yakup Kadri’nin altını çizdiği devrimler. Elbette memleketin her yerinden gönderilen mektupların ve zarfların üstünde Latin harfi, içindeyse yazılı olarak Arap alfabesi bulunmaktadır, yazarın da belirttiği üzere. Halk bir anda böyle bir değişime adapte olamamıştır. 

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de yaklaştığı bugünlerde bu kitabı okumak ve bunun üzerine yorum yazmak da istedim, ama daha çok Atatürk’ün dinle olan ilişkisine de bir örnek vermek istedim. Eğer bu konuya bir göz atmak isterseniz bu websitesini tavsiye ederim: http://www.oxfordislamicstudies.com/article/opr/t236/e0083

Burada da belirtildiği üzere dinin kör bir inançtan çok akıl yoluyla varılan entelektüel ve bireysel bir inanış olduğunu savunmuştur. Dini bugün elinden bırakmak istemeyenler, kullananlar, dillere pelesenk edenler, hiçbir şey için olmasa da belki biraz da olsa Atatürk’ü bu yönü için takdir etmeliler. Kadınlarda okuma oranının yüzde 93, erkeklerde yüzde 99 olduğu ülkemizde (2012 TÜİK), başkalarının özgürlüğünün acı bir lokma olmaması için akılcı olmak, duygusallığı bir kenara bırakmak ve hayatımızı dine göre şekillendirmekten öte kendi anlayışımızı oluşturmak tarihe karşı bir boyun borcudur diye düşünüyorum. Kafamız kesileceğinden değil, geleceği düşündüğümüzden. 

Yakup Kadri’yi de akılcılığı seçen her okuyucuya, o zamanları daha iyi anlamak isteyenlere tavsiye ederim. Kitabı okurken sizi rahatsız edecek unsurlar olduğunu kabul ediyorum, aşırı övgüler mesela. Özellikle de eleştirel bir bakış açısına sahipseniz bu sizi daha da huzursuz edecektir. Ama bir konu hakkında bilgi sahibi olmak aynı zamanda sancılı ve empati gerektiren bir süreçtir. Her şeyi eğrisiyle doğrusuyla konuşmak ise cesaret gerektirir.


03 Mayıs, 2014





Eğer daha farklı bir dönemde doğsaydım ve aynı aileye doğmasaydım, Nazım’ı bilmeden büyüyecektim. Nazım’ı okuyan komünist sayılıyordu, bence bu anlayışın değişmesi şart. Nazım komünistten önce hümanisttir. Tepeden tırnağa şair ve insandır. Ele avuca sığmaz bir adaletsizlik karşıtıdır. Romantik bir komünisttir bir biyografisinde belirtildiği gibi "güzelden, doğrudan, iyiden" yana olduğundan biraz da romantik sayılmıştır. Kimi zaman partiyle ayrı düşmüştür.

Nazım üzerine iki üç biyografi okudum lisedeyken ve siyaset bilimi okumaya karar vermemdeki bir sebep de Nazım oldu, yoksa Edebiyat ve İngilizce öğretmenliğinden yanaydı tercihim. Sanırım bugün siyaset bilimi mezunuysam bunu apolitik 80 sonrasına değil, Nazım'ın şiirinin gücüne borçluyum. Ben siyaset bilimine bir şey katamamış olsam da birçok öngörümü ondan aldım ve bununla gurur duyuyorum.

Nazım aşkını arkadaşlarıma aşılamaya çalışırken babaları “amanın bu kız komünist mi?” diye sormuşlardı onlara.

Evimizdeki Adam Yayınları serisi böyleydi...
                                                     
Hiçbir zaman komünist olmadım, olamadım, olmak da istemedim. Bunun bir sebebi de komünist olamayacak kadar burjuva olmam ve rahatı sevmem olsa gerek. Ayrıca hiçbir zaman bir partiyle sınırlanamayacağını düşündüğüm özgürlükleri hayal ettim, komünistler zamanında Stalin'i savunarak kendilerine yalan söylüyorlardı. Onların kendilerini kandırdıklarını düşündüm hep.

Ama hümanist olmak istedim hep, Nazım’dan öğrendiğim insaniyet ve umutla. Yine ondan öğrendiğim hayat dersleriyle. Ve hatta yine ondan öğrendiğim vatanseverlikle. Milliyetçilik demeyelim, vatanseverlik diyelim ve altını çizelim bu sözün. Nazım’daki vatanseverliğin aslında insanlarını sevmekle ölçülebileceğini bilerekten. Her kesimden, her ideolojiden insanını sevmek. Bu topraklarda doğmuş olan, ırk ve din ayrımı yapmaksızın...
Nazım ile ilgili çok yazı yazdım, hepsi yavan oldu. Bu da yavan olacak, diye korkuyorum.

Şimdi bu romanını, “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”i okurken hayatı bir kere daha ne kadar onun gözüyle gördüğümü anlamış oldum.

Burada Ahmet’ten bahsederken kendini anlatır. Anushka’ya aşıktır. Anushka’nın mavi gözlerini ve boynunu görür, bu güzellik hoşuna gider. Bacaklarını görür, kalınmış, der, sevinir her yeri güzel değil diye. Bir erkek gözüyle yarışır Si-ya-u ile, "Si-ya-u erkek değil mi yahu?". "Gurur yok mu bu adamda Anushka beni seviyorken bile peşini bırakmıyor Anushka’nın?" diye, biraz maçoca da olsa kızar. Eh her ne kadar komünist de olsa bazı duygulara gem vuramaz, zaten Nazım insan olmanın her halini anlayan ve anlatan ve kendisi de edebiyat dışında mükemmelliyetçiliğin peşinde olmayan katıksız bir şair değil midir? Duygularını reddetmeyen, kendine yalan söylemeyen.

İsmail’in gemide yaşadığı psikolojik işkence çok güzel bir dille anlatılmıştır kitapta. Sinematografik bir özelliği var bu anlatımın. O kadar ki kendinizi İsmail’in yerine koyabilir ve bir an sonra başınıza ne geleceğini bilmeksizin o karakterin hissettiklerini dillendirebilirsiniz.

Lenin’in ölümüne tanık olan ve ağlayan bir halk, trenlerle her yerden Lenin’i görmek için gelen kalabalıklar, Lenin’in mezarının başında bayılan koskoca dağ gibi asker... Yaşlı bir teyze, küçük bir çocuk, ağlama ve inleme sesleri... Lenin’in geniş alnı, “biz bittik” diyenler...

O zamanın güç dengeleri de tarihi anlamda çok güzel özetlenmiştir. Mustafa Kemal'in zaferi, Jön Türkler'in bir kısmının zengin oluşu, bir kısmının kaçışı. Güç kavgaları ve yeni bir devletin kuruluşu sırasında kurulan İstiklal Mahkemeleri'nin acımasızlığı.

İsmail ile Neriman arasındaki diyaloglar çok eğlencelidir. Neriman burjuva da olsa İsmail onunla evlenmek ister, ona mutfaktan çıkmasının devrimin bir gerekliliği  olduğunu söyler. Neriman ise "olur mu canım, kadın kadındır her zaman için" der. İsmail Neriman ile otururken kendi kendine düşünür:

"He gave Neriman a sidelong glance: she looks about twenty-two. And I’m forty. Life went past just like that. There’s a book called A Life Went Past like That. Was it a bad life? Why should it be bad, brother? But it went by."

"Neriman'ı uzunca inceledi: 22 gösteriyor. Ben 40'ım. Hayat öyle geçti işte. Hayat Böylece Geçti diye bir kitap vardı. Kötü müydü hayatımız? Niçin kötü olsun be kardeşim? Ama geçti işte." (benim naçizane çevirim, çünkü kitabın Türkçesi elimde yok)

İsmail bir türlü çıkamaz hapishaneden. Bir türlü düzgün bir hayat kuramaz, zaten izin vermezler. Ama o saflığı ve insanlığı asla kaybolmaz. Hapse girer çıkar, işkence görür, yine de vazgeçmez, devrim de devrim diye tutturmuştur. Nasıl olur da insanları hapse tıkar, günlerce işkence eder, aç bırakırlar, nasıl olur da işkence edilenlerin tanıdıklarına hesap bile vermezler? Ne oldu o polislere ne oldu o askerlere? Nasıl rahat uyudular, nasıl koydular kafalarını yastığa?

Bir de Kerim vardır ne yalan söyler ne sigara içer. Sonra ikisine de alışır.

Nazım’ın üslubu sadedir, cümleleri kısa ve dolambaçsızdır, olayların örgüsü güzel düşünülmüştür. İnsan dikkati dağılmadan her karakteri anlar ve geçişleri "bu kimdi şimdi, olay nerede kalmıştı?" demeden okur. Ondan okuduğum ilk roman bu oldu, keşke daha önce okusaymışım, dedim.

Fakat okurken güçlü olmanız şart, özellikle de işkence sahnelerini kaldırabilmeniz için. Farklı işkence biçimlerinden haberdar olurken, bunları büyük ihtimalle hafızanızda unutulmak üzere olanların altına yazıyor olacaksınız.

Karakterler gerçekçi, değişim ve dönüşüm içindeler, kimi zaman hastalanıyorlar. Kimi zaman hapse giriyorlar, ki çoğu zaman hapse girip çıkıyorlar. Aşık oluyorlar, aşktan vazgeçiyorlar. Ama bir tek bitmeyen kavgalarından vazgeçmiyorlar.

Şimdi utanarak söylüyorum ki bu kitabı İngilizce okudum, fakat şunu fark ettim. Türkiye tarihini ve kültürünü çok iyi anlatıyor Nazım. Ya onun kitaplarıyla büyüdüğümden ya da Anadolu'yu iyi bildiğinden. Mesele Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi benim için hayal edilemez bir hikaye, İstanbul'da geçen. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim'deki karakterler daha gerçek, hapis arkadaşına bir lokma yemek vermeyen ve Arapça Kuran satmaktan hapse atılan çember sakal kadar gerçek... İşte bu yüzden insanlık hepsinden önce geliyor, solculuktan, sağcılıktan, dindarlıktan evvel. Şefkat duygusu bize bir partinin aşılayabileceği, bir inancın verebileceği bir şey değil. Şefkat duygusu ve paylaşmak belki bize annemizin öğrettiği bir şey. Belki beşikten alıştığımız, kurguladığımız bir duygu. Belki bize unutturmaya çalışan bir dünya var, deli gibi koş, diyen. Belki bir materyalizm var elimizi kolumuzu bağlayan. Belki şefkat artık var olmayan bir duygu, belki empati kuramadığımız bir dünya. Ama işte böyle zamanlarda ben hep Nazım şiirleri okurdum.



Çok hoşuma giden bir örneğe rastladım okurken, Ahmet, yani Nazım'ı birçok yönden yansıtan karakter, Anushka'ya Mevlana'dan bir sözü çevirir. Bu sözleri yıllar önce bize edebiyat hocamız Remzi Bey öğretmişti. Neyin sesinin yanık oluşu kamıştan ayrılışındandır, aslında bu Mevlana'ya göre insanın yaratıcıdan ayrılışını simgeler. Yaradandan ayrılış, bir yandan Tanrı'dan ayrılış, bir yandan evrenselden ayrılıştır, Ahmet karakterinin yorumuna göre. Ayrıca daha ayrıntılı okumak isterseniz müzisyenlerin söylemiş olduğu şöyle bir paragraf buldum:

"Mevlana’ya göre ney ayrılığı anlatır. Ney binlerce kamışın olduğu bir kamışlıkta bulunuyor. Bunlar akrabaları, arkadaşlarıdır… Arkadaşlarının arasından kesiliyor, İstanbul’a geliyor. Burada birisi orasını burasını delerek ney yapıyor. Usta onun içini açıyor, bağrını delik deşik ediyor. Üzerine perdeler açıyor ve ondan yanık bir ses çıkıyor. Mevlana diyor ki, “Onun bu yanık sesi ayrılık hasretinden dolayıdır.” Onun için ney ayrılığı yaşamış bir enstrümandır."**

Güzel bir şiirle veda edelim, yine kitaptan:

"I am a worker,
love from head to toe:
love sees, thinks, and understands, 
love is a newborn advancing light,
love hitches a swing to the stars,
love casts steel in a sweat.
I'm a worker, 
love from head to toe."

Emekçiyim
Sevdayım tepeden tırnağa
Sevda düşünmek, görmek, anlamak,
Sevda doğan çocuk, yürüyen aydınlık 
Sevda salıncak kurmak yıldızlara
Sevda dökmek çeliği kan ter içinde 
Emekçiyim 
Sevdayım tepeden tırnağa.


*Hikmet, Nazim (2013-08-05). Life's Good, Brother: A Novel (Kindle Locations 1817-1819). Persea. Kindle Edition. Çeviri: Mutlu Konuk Blasing
**http://neyneva.com/neyin_sirri_roportaj.html

14 Haziran, 2013

"Düşmesin bizimle yola: 
      evinde ağlayanların 
               göz yaşlarını 
                      boynunda ağır bir 
                                 zincir gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
               kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!"
(Güneşi İçenlerin Türküsü'nden) 

Henüz Vakit Varken Gülüm
YKY 
Bu sene benim için tam bir Nazım Hikmet yılı olarak başladı, öyle ki şiirlerini okudum ya da yeniden gözden geçirdim ve Mart ayında ölümünün 50. yılı adına düzenlenen bir etkinliğine katıldım... Kısaca bir Nazım yorumu yazmak zaten şart olmuştu da, onun bu sefere denk gelmesi hiç tesadüfi olmadı. Çünkü onbinler 3 Haziran'da, yani Nazım Hikmet'in gerçek ölüm tarihinde, kendisini adına ve anısına yakışan bir biçimde andı. Türkiye'de sosyal bir kalkışmaya imzasını atan 1980 sonrasının "apolitik" kuşağı büyük şair yaşıyor olsa en çok olmak isteyeceği yerde, Gezi Parkı'nda kendisini hatırladı. 


Şu an hakkında hiç de edebi bir yazı yazmayacak olduğum Henüz Vakit Varken Gülüm, Nazım Hikmet'in farklı dönemlerde yazdığı sevilen şiirlerinin bir derlemesi şeklinde. Her bir şiirinin ne kadar değerli ve özgün olduğu zaten aşikar olduğu için bir şiir tahlili yapmak, hele hele bu memleket şairini eleştirmek, hiç haddim değil. Sadece herkes okusun, herkes bilsin isterim. Neden? Çünkü bu şiirlerde, aşk, hayata direnme, özgürlük isteği, memleket hasreti, hümanizm, yorgunluk, bitkinlik, ama umut, her şeyden önce umut ve yaşama sevinci var. 

İki haftadır blog için yazım sırası bende olmasına rağmen, bugüne kadar yazmak kısmet olmadı. Bu cihetle, bu sırayı hiç aksatmadan yazan sevgili dostlarımdan özür diliyorum. Ancak, şiirlere yeniden bakarken farkettim ki, iyi ki de bu kitaba bakana kadar yazmamışım. Zira, sanırım bu dönemde yazacağım hiçbir yazı, yapacağım hiçbir alıntı bu kadar anlamlı olmayacaktı: 

CEVİZ AĞACI
"Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, 
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, 
budak budak şerham şerham ihtiyar bir ceviz. 
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. 
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. 
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril, 
koparıver, gözlerinin , gülüm, yaşını sil. 
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. 
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a. 
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım. 
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u. 
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım. 

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. 
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında." 

(1 Temmuz 1957, Balçik.)

Ne şiirler ne şairler ölür büyük usta, iyi ki doğmuşsun!


Not:  Bana bir şiiri şarkı gibi okutmayı öğrettiği için Cem Karaca'yı da sevgi ve saygıyla anmak isterim.