Unutmayın
ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektedir
Sabahattin Ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sabahattin Ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Mayıs, 2014
16 Şubat, 2014
2/16/2014 06:46:00 ÖS
Kuzu Gozde
“Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım.
Fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence...”
Sabahattin Ali’nin Türk edebiyatı açısından değeri tartışılmaz.
Daha önce de edebiyat tarihimizin en önemli eserlerinden olan “Kürk Mantolu Madonna”yı blogumuzda sizlerle paylaşmıştık. Benim bu paylaşımım ise Sabahattin
Ali’nin eşine ve belli bir noktadan sonra da kızına yazdığı mektupların
biraraya getirilmesinden oluşan “Canım Aliye, Ruhum Filiz” hakkında olacak.
Derlemeyi hazırlayan Sabahattin Ali hakkındaki en yetkin
kişilerden biri olan Sevengül Sönmez. Kendisini Bilgi Üniversitesi’nin “Edebiyatçılar
Edebiyatçıları Anlatıyor” programı kapsamında dinleme şansım olmuştu. Bu
kitapla ilgili yapılan bir röportajı yayınlandı, burada Sabahattin Ali’nin Aziz
Nesin ile birlikte çıkardığı Markopaşa yazılarının kitaplaşma olasılığına dair
de güzel bir haber var.
Mektuplar Sabahattin Ali’nin eşi Aliye ile evlenmelerinden
önceki dönemde başlıyor. Bu naif sevgiyi okuyabilmek gerçekten büyük şans.
Yalnız bir ruh olan Ali’nin müstakbel eşine ve gelecek hayatlarına nasıl umutla
sarıldığını satırlar arasında görebiliyorsunuz. Öyle bir duygu yoğunluğu ki
hayatın merkezine sevgisini koyduğunu bu
satırlarla ifade ediyor: “Yalnız senin için yaşamak, hayatımdan senden başka
her şeyi silip atmak istiyorum.” Sadece aşkları ya da ilişkileri değil,
Sabahattin Ali’nin karakterine ve dünya görüşüne dair paylaşımlar da
mektuplarda. “Dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların
sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir” satırlarında insanlığa
dair ne kadar doğru bir kanaate sahip olduğunu görmek mümkün. Zamanın önemli
isimleriyle olan çalışmaları, dostlukları da mektupta kendi ağzından
anlatılmış. Mehmet Ali Aybar, Niyazi Berkes, Melih Cevdet Anday, Aziz Nesin
sayabileceğimiz bazı isimler.
Bütün yaşadığı maddi ve manevi sıkıntılara rağmen ümidini
koruyan ve bunu da çevresine aşılayan bir insan Sabahattin Ali. Hapis
cezalarına, maddi zorluklara, yayın kısıtlamalarına rağmen ailesine “Şimdi
gözlerim arkada değil, ileride, geçen güzel günleri değil, gelecek güzel
günleri düşünüyorum” diyerek umut veren bir insan. Türkiye’nin en büyük
edebiyatçılarından ama ailesinin geçimini düşünen bir eş, kızının sağlığını
dert edinmiş bir baba. Ailesine bağlılığı mektuplarında gayet açık okunuyor.
Bir gün telefonda arkadaşım “Filiz hiç üzülmesin” cümlesini
–ki aynı zamanda Sabahattin Ali’nin fotoğraflı yaşam öyküsünün de ismi- söyleyince
ağlamaya başlamamı hiç unutamıyorum. O kadar dokunmuştu ki bu laf bana. Halen
de bu satırları yazarken yüreğim burkuluyor. Bir babanın kızından bu kadar
hunharca koparılması gerçekten acı. Ancak –bütün aksine çabalara rağmen- kendisinin
hep başarı ile hatırlanacak olması bu acıyı bir nebze de olsa hafifletiyordur
umarım. Kendisinin de eşine yazdığı gibi “İhtiyarlığımda çekilmez bir adam
olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru
çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi? Hep genç kalacağım.”
30 Eylül, 2012
9/30/2012 02:39:00 ÖS
Burcu Arslan
"Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?.."
....
"Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu."
....
"Sadece müteessirdim. 'Bunun böyle olmaması lazımdı.' diyordum."
...
"Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu."
Bu defa riskli bir işe kalkışıyor gibi hissediyorum kendimi;
çünkü benim için kutsal niteliktedir "Kürk Mantolu Madonna". Biliyorum, ne
yazarsam yazayım eksik olacak ve haksızlık etmiş olacağım kitaba. Ama yine de
yazmayı seçtim.
Bu kitabın çok özel olması ve içinde kendimden çok şey
bulmam için birçok nedenim var. Öncelikle “Sen Allah’ın bana vermeyi unuttuğu
kardeşimsin bence.” yazılı bir notla hediye edilmişti bana. Ve her okuduğumda (kaybolduğumda, bunaldığımda, ürktüğümde, saklandığımda) tekrar tekrar anladım ki, ben aslında hem Raif’tim hem Kürk Mantolu Madonna. Hem onlarınki kadar
büyük bir sevgiye özeniyordum ve böyle bir sevgiyi bekliyordum hem de artık
bazı şeyler kolay olsun, herkesinki gibi olsun istiyordum. Tabii ki sadece bu değil; içimde hep
hissettiğim ama kelimelerle şekil alamamış birçok cümle vardı bu kitapta, yaşadığımız dünyaya ve o dünyanın insanlarına dair... Sadece
bir aşk kitabı değildi bu, hayatımın cümlelerinin yazılı olduğu, okurken kendime sürekli “yalnız
değilim işte” dedirten bir kitaptı.
Gerçekten anlayabilen, gerçekten düşünebilen, gerçekten
hissedebilen ve ‘basit insanlarda olduğu gibi, kederden sevince,
heyecandan sükûnete kolayca geçemeyen’ derinlikli kişilerin anlayabileceği bir kitap olarak
görüyorum Kürk Mantolu Madonna’yı. ‘Her şeyin her şeyi olduğu gibi kabul ettiği’
bir dünyada Nietzsche’nin tabiriyle “sığ zihinli olan” bir kişi okuyunca bir
aşk romanı olarak yorumlayabilir ki bu da kitaba yapılacak en büyük
hakaretlerden biridir.
İnsanın tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek de
çabuk alışıp katlanabileceğini söylüyor Raif, bunun böyle olmaması lazımdı,
diyor ama ekliyor: “Demek böyle olması icap ediyormuş.” Kaderci düşünmenin
bazen insanı rahatlattığına, hatta delirmenin eşiğinden döndürdüğüne inanan ben, Raif’in bu cümlesiyle rahatlıyorum. Biz bilmesek de her şeyin bir nedeni varmış ya hani... Ama yine aynı
Raif, oldukça gerçekçi bir bakış açısıyla hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar
harikulade şeyler olmayacağını da söylüyor. Geç tanıştığımız, ama varlığını sevip hayatımızın merkezine aldığımız; bizim için artık var ve vazgeçilemez olan; bu yüzden de sonsuza kadar var olacağını sandığımız şeylerin bir sonu olabileceğini hatırlatıyor. Sebepsizce gelen iç sıkıntısının geldiği gibi yine sebepsizce
gideceğine inanan ben, içeriği farklı ve iç sıkıntısına görece çok ağır olsa da, Raif’in “Bir imkân,
mevcudiyetine ihtimal bile vermeye cesaret edemediğim bir imkân, boş ve manasız
akıp giden ömrümün yanına kadar sokulmuş ve sonra, birdenbire, geldiği kadar
ani ve sebepsiz, çekilip gitmişti.” cümlesini çok iyi anlayabiliyordum.
Boş ve manasız akıp giden bir ömrün yanına kadar sokulan imkânın yarattığı umut hala ayaktayken, o imkân çekip gidince geriye kalanlarla devam edebilmek için nasıl bir mücadele gerektiğini görüyordum Raif'in cümlelerinde. Özendiğim aşkı o kadar güzel anlatıyordu ki “Bir insanın bir diğer insanı,
hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün
olabiliyordu? Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın
vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi?” diye sorarken.
Kürk Mantolu Madonna’nın mevcudiyetiydi o… 'Boğulacak kadar
yalnız, hasta bir köpek kadar yalnız, erkeklerin küstahça gururlarından
tiksinen, hiçbir şeyi kendini erkeklere beğendirmek için öğrenmemiş olan'
Maria’nın mevcudiyeti… Maria kendisinin, benim kendim için hep söylediğim gibi, ‘dünyadan
ziyade kendi kafasının içinde yaşadığını’ söylüyordu. Ve aslolanın yalnızlık
olduğunu… Ona göre insanlar ‘sadece belirli bir seviyeye kadar birbirlerine
sokulabilirler ve gerisini uydururlar. Kürk Mantolu Madonna’ya göre “Sevmek ve
hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek
başka”ydı ve aşk, işte bu istemekti. Aşkın büyüklüğü daha iyi nasıl
anlatılabilirdi ki? Birine “Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında
olarak seviyorum.” demenin anlamını kaç kişi biliyordur ki? Diyorum ya, okuduklarım o kadar 'ben' ki, hem Raif hem Maria yukarıda bahsettiğim "yalnız değilim işte"leri söyletiyordu bana.
Raif’le Maria ilişkisinin, Raif’in “Ve bir gün her şey
bitti.” cümlesinde anlattığı gibi basit ve net bir şekilde bitişi, hiç bitmeyecek sanılan, var
zannedilen şeylerin bir anda yok olması ve bilinmeyen, sonradan öğrenilen,
ağlatan gerçekler… Her sıkıldığımda, ruhum her bunaldığında elime aldığım "Kürk
Mantolu Madonna"m ve onun hayatı sorgulatan soruları…Bitirirken ben de soruyorum:
“Ben neyim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyor?”
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)



