yeraltı edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeraltı edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Ağustos, 2014

"Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanmayan hayatlardır." 


İnsan bir kere tanıştı mı, uzun süre ayrı kalamıyor Bukowski'den. Beni en çok etkileyen tarafı nedir, henüz buna net bir cevabım yok; ancak Sait Faik'le ara verdiğim Bukowski yolculuğuma, hayatının son yıllarında yazdığı günlüklerden oluşan Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi ile devam ediyorum. Malum, daha önce Bukowski'den Ekmek Arası ve Kahramanın Yokluğu'nu okuyup burada da yazmıştım. Kaptan bir arkadaşımın uzun yola çıkmadan önce bana okumam için verdiği Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi isimli bu kitaba ise itiraf ediyorum ki, bir süre başlamak istemedim. Hem ismi hem de günlük şeklinde yazılması biraz mesafeli yaklaşmama neden oldu sanırım. Hata yaptığımı, kitabı 'şöyle bir karıştırmak' için elime alıp bir çırpıda birçok yerin altını çizerek okuyup bitirdiğimde anladım. 

Parantez Yayınları tarafından basılan Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi, Bukowski'nin 28.08.1991 ile 27.02.1993 yılları arasında, yani ölümünden bir sene önce, kaleme aldığı günlüklerden oluşuyor. Kitabın içinde ayrıca, Robert Crump'ın çizimleri de yer alıyor. Bukowski bu yıllarda artık yazarlığının doruklarında, ölümünden önce yayınlanan son kitabı olan Pulp'ı yazmakta, maddi anlamda çok da sıkıntısı kalmamış, yaşarken de tanınır hale gelmiş; yani kelimenin tam anlamıyla "olmuş" bir durumdadır. Namıdiğer Pis Moruk yazdıklarına, hayata dair yaptığı çıkarımlara, düşüncelerine sonuna kadar güvenmekte, sadece yazmayı, tek başınalığını, kedilerini ve -tam emin olamamakla birlikte- eşi Linda'yı sevmekte, insanların genelinden hoşlanmamaktadır. Hoşlanmadıklarına tüm yazarlar, şairler, hipodromdaki bahisçiler, biletçiler, yolda onu tanıyıp onunla konuşmak isteyenler, gazeteciler ve hatta biz de dahiliz. Öyle ki bunu, daha günlüğün başlarındaki şu cümlesinden rahatlıkla anlayabiliyoruz: "En iyi okur ve insan beni yokluğuyla ödüllendirendir." 

Elbette, bu kitabı yazdıktan kısa bir süre sonra öleceğini bilmiyordu; ama ömrünün son dönemlerinde olduğunun oldukça farkındadır Bukowksi. Bunu, sürekli yaşlılıktan, ölümden ve hayatın manasızlığından bahsetmesinden rahatlıkla görebiliyoruz. Ölümden bahsederken, tam da kendinden bekleneceği üzere, ölümden korkmadığını da görüyoruz. 30.09.1991 tarihli günlüğünde diyor ki: "Yakında öleceğimi biliyorum ve bunu çok garipsiyorum. Gitmesini bilmek lazım. Depomuzdaki yakıttır ölüm. Devam edebilmek için ihtiyacımız var. Zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz." Ölüme bu kadar yakınken ona bu derece olgun ve umursamaz yaklaşabilmek, herhalde çok az insanın başarabildiği bir şeydir. Ölüme bakış açısı konusunda Bukowski'nin kendimi bulduğum cümleleri ise 24.08.1992 tarihli günlüğünde yer alıyor: "Bensiz bir dünya tasavvur etmeye çalıştım geçen gün. Hayat her zamanki gibi sürüyor ve ben içinde değilim. Ne tuhaf, çöp kamyonu gelip çöpü alıyor ve ben orada değilim. Gazete kapının önünde yerde duruyor ve ben eğilip almıyorum çünkü yokum. Olacak iş  değil." Evet, gerçekten bu olacak iş değil. Ben öldükten sonra dünyanın hiçbir şey olmamış gibi -aslında evet, dünya için benim yokluğum çok da büyük bir 'şey' değil- dönmeye devam edecek olmasını çocuksu bir şımarıklıkla kabul edememiş şahsımın, bu cümlelerde kendini bulması hiç de anormal değil.

Kitapta aslında ölümün yanında hayatla ilgili de bolca nokta var Bukowski'nin değindiği. Hayatın ne olup ne olmadığı, tuzakları, insanların yaşayışları ya da nasıl yaşamaları gerektiği, paranın hangi durumlarda sorun edilebileceği (çok fazla ya da çok azsa sorun teşkil edermiş), kedilerin neden insanlardan daha iyi göründüğü (günde yirmi saat uyudukları içinmiş), yetmiş yaşındayken tırnak kesebilmenin bir mucize olduğu, ölümün bekleyene de beklemeyene de geleceği, olmayan bir şeyin geliştirilemeyeceği, bu yüzden içinde yaşadığımız sistemden ne köy ne de kasaba olabileceği, bozgun sonrasında güç toplamak kadar öğretici bir şeyin olmadığı, insanın kendini boş bir testi gibi hissettiğinde intiharı bile düşünemeyeceği, bazı dönemlerde dükkanlardaki tüm gömleklerin gerizekalılar tarafından tasarlanmış olduğu, ihtişamın devinimde ve 'hodri meydan' diyebilmekte ve insanlığın neredeyse tamamının kalın bir b.k parçası olduğu gibi konularda birçok tespiti var kendisinin ve tabii ki birçoğuna da hak verirken buldum kendimi. Kitabın arka kapağında da ölümden ziyade, devinime, bugüne, bugünün önemine işaret eden kısım alıntılanmış: Kimseyle yarışmıyorum ve ölümsüzlüğe dair düşüncelerim yok. (...) Ölümün canı cehenneme. Her şey bugün, bugün, bugün." Katıldığım her cenaze ya da aldığım her ölüm haberi sonrasında bu dünyadaki tüm çekişmelerin, hırsların, uğraşların boşuna olduğunu anlayıp, kendimi hiçbir şey için yıpratmamaya karar verip, iki gün sonra bunu tamamen unutan biri olarak, Bukowski'nin şu cümleleri unuttuklarımı yine hatırlattı: "Bu kadar insan ne yaparlar? Ne düşünürler? Hepimiz öleceğiz, hepimiz. Ne sirk! Bunu bilmek birbirimizi daha çok sevmemiz için bir neden olmalı, ama değil. Son derece önemsiz şeyler bizi dehşete sürükleyip dümdüz ediyor, yutuyor."

Kendine, yalnızlığına, yazılarına bu derece güvenen, canının istediği şekilde yaşayan, dünya üzerinde tek imrendiği şey kedileri olan bu adama, yazılarını her okuduğumda ayrı bir hayranlık duyuyorum. Yazımın başında Bukowski'nin beni neden bu derece etkilediğini henüz bulamadığımı söylemiştim. Bu yazı sırasında sanırım nedeni buldum: Ben de onun kadar güçlü olabilmek istiyorum. Onun kadar güçlü olmak ve kendine yetebilmek, en ufak bir şeyde desteğe ihtiyaç duymamak istiyorum; ancak bu kısa kitabın kısa yorumu olan yazımı yine de, onun kendine olan güveniyle değil, olmak istediğiyle bitiriyorum: "Bir daha dünyaya gelsem kedi olmak isterim. Günde yirmi saat uyuyup beslenmeyi beklerim. Oturup kıçımı yalarım. İnsan fazlası ile öfkeli ve sabit fikirli". Biz insanlar fazlasıyla öfkeli ve sabit fikirliyiz gerçekten. Kim bilir, belki çok istemeye devam edersem bir sabah uyandığımda kendimi bir kedi olarak bulabilirim.

20 Nisan, 2014



Görünmez Canavarlar

Dikkat: Bu yazı ciddi miktarda kişisellik içerir!



Bazı kitaplarla kendiniz tanışırsınız, bazı kitaplarla ise tanıştırılırsınız. Ben bu kitapla tanıştırıldım. "Dövüş Kulübü"nü izledikten bir kaç yıl sonraydı. Acımasız bir sarının hakim olduğu karanlık koridorlu bir hastane.. Yüksek, küçük ve parmaklıklı bir oda... Korkak, kendinin farkında olmayan, hayata küs, varoluşuyla sorunları olan ben. Ve çok şey borçlu olduğumu sonradan fark edeceğim bir adam, masanın iki yanında oturmuşuz. Beni "iyileştirmeye" çalışıyoruz. Bana terapi kitabı olarak iki kitap öneriyor; "Görünmez Canavarlar" ve "Yüzyıllık Yalnızlık". 
İlk kitabı bulmak o dönemde hiç de kolay olmamıştı, Taksim'de bir çok kitapçıya uğramış olmama rağmen kimsede yoktu. Sonrasında bir şekilde bulmayı başardığımda kitabın kapağı biraz 'garip' geldi. Her zaman yaptığım gibi hemen kitabın sonunu okuyarak 'kitabın sonunda ne oluyor?' merakından kendimi kurtarmak istedim ama başa döndüğümde okuduğum son bana hiç bir şey ifade etmedi. Çünkü Görünmez Canavarlar daha önce okuduğum hiç bir kitabın kurgusuna benzemiyordu. Romanı okumayı bitirdiğimde biliyordum ki, bu kitap bir başucu kitabıydı. Ve o kesinlikle haklıydı, Görünmez Canavarlar bir terapi kitabıydı. 

Şimdi asıl sorun şu ki, bu kitabın -her ne kadar Ayrıntı Yayınları kitabın arka kapağında kendince bir özet yapmışsa da- bir özetinin yapılması ya da hikayesinden kısaca bahsedilmesi 'spoiler' içermeden yapılamaz. Şahsen ben ne kadar çok ön bilgi ile kitaba başlarsam o kitaptan o kadar zevk alıyor olsam da; pek çok kişi için bu ön bilgilendirme hoş bir şey olmayabiliyor. Bu sebeple size altını çizdiklerim üzerinden kişisel hesaplaşmamı sunuyorum.





"Bana sempati ver"
Flaş
"Bana acımasız dürüstlük ver"
Flaş
"Bana varoluşçu can sıkıntısı ver"
Flaş
"Bana başa çıkma mekanizması olarak başıboş entelektüalizm ver"
Flaş
"Bana bir mola ver"





Romanda bunlara benzer pek çok cümle ile karşılaşabilirsiniz. En başta moda çekimlerinin atmosferini yansıtsa da sonra kitabın içinde ilerlemeye devam ettiğinizde  bu cümle ile karşılaşırsınız: "... izleyici olmadan histeri krizi geçirmek imkansızdır. İnsanın kendi başına paniğe kapılması, boş bir odada kendi kendine gülme krizine tutulmasıyla aynıdır. İnsan kendini gerçekten aptal hisseder." Her anımızın rollerimizle çevrili olduğu gerçeği artık daha serttir. İnsanlar üstünüze geldiğinde "Bana sabır ver" dersiniz, mutsuzluktan nefes alamazken "Bana cehalet ver" dersiniz. Seyircilerinize kendiniz olarak görünmek ya da rolünüze devam etmek arasında seçim yapmanız gerekir!

Bazen kitapta da denildiği gibi "algınız sıçar" Geçmişte başınıza gelen şeyler, büyümüş olmanıza, daha güçlü olmanıza, artık farkında olmanıza rağmen peşinizi bırakmaz. Sizi yormaya, hırpalamaya, hayatla aranızdaki o incecik bağı kopma noktasına getirmeye devam eder. Geçmiş, sırf sizin için hala geçmemiş olduğundan ölmek istersiniz. Ölümden türlü sebeplerle korksanız da, bedeninizde kalıp devam etmek ihtimali daha korkunç gelir. İşte bu noktada söze giren muhteşem kraliçe Brandy Alexander size yol gösterir: "Şimdi, az önce yaptığın gibi bana bütün hikayeni anlatacaksın. Hepsini yazacaksın. Bana hikayeni tekrar tekrar anlatacaksın. Bana bütün gece yürek parçalayıcı boktan hikayeni anlat. Anlattığın şeyin sadece bir hikaye olduğunu anlayacaksın. Ve aynı şeyleri bir daha yaşamayacağını. Anlattığın hikayenin sadece kelimelerden ibaret olduğunun farkına vardığında, geçmişini bir kağıt gibi buruşturup çöpe atabildiğinde, işte o zaman kim olacağına karar vereceğiz"  Yüce kraliçe haklıdır. Sizi o hale getiren ne yaşamışsanız anlatmanız gerek. En başta kanırtarak, acıtarak, kanatarak... Sonra sıkılarak, anlamsız bularak... Aynı kelime arka arkaya söylediğinizde anlamını kaybetmesi gibi, geçmişin anlamını elinden alıp içini boşaltmanız lazım! Kendini yeniden üretecek o iktidarı geçmişten aldıktan sonra o acı geçmiş "sabah uyandım, kahve içip dışarı çıktım" cümlesinde olduğu kadar "normal" olacaktır. O anılar artık güçsüz! Ve siz özgürsünüz! Ama bunun için sizi dinleyen birine ihtiyacınız var, onlarsız olmaz!

Sonra hayatınızda temizliğe başlamanız gerekir. Size "hafta sonu tatilinde ne yaptıklarını sormalarının tek sebebi kendi hafta sonu tatilini anlatma isteği olan" insanlardan kurtulmanız gerek. Sizi sadece kendini anlatma sırasının gelmesini bekleyerek dinleyen insanlardan arınmalısınız. Sizi cesaretlendirmek yerine karışık kafanıza daha çok soru sokan, siz basite indirgenmiş bir çözüm ararken sizi karmaşık yollara iten insanlardan arınmanız gerek. Bunu bir kez denedikten sonra hiç bir şey kaybetmediğinizi hatta hafiflediğinizi hissedeceksiniz.

Sonraki aşamada, takıntılarınızdan kurtulun. Brandy Alexander'a dönelim ve ne diyor dinleyelim: "Tatlım, bu gibi zamanlarda kendini, bir koltuk veya bir gazete gibi, bir sürü insan tarafından yapılmış ama sonsuza dek sürmeyecek herhangi bir şey olarak düşünmek çok iyi gelebilir." Düşünüyorum; basit ve net, kafa karışıklığına mahal bırakmıyor. Toplumun dayattığı ve olmamızı söylediği şeylerin bizi mahvetmesine izin vermiyor. Her ne kadar varoluşçu bakış açısının insana yüklediği sorumluluk anlayışından uzak olsa da, rahatlatıyor. Bazen hepimizin ihtiyacı olan ergen bakış açısına dönmemizi sağlıyor. "Sen de en az bir araba kadar ürünsün. Bir ürünün, ürününün, ürünü. Araba dizayn eden adamlar da birer ürün. Senin ailen bir ürün. Onların ailesi de birer üründü. Öğretmenlerin, ürün. Kilisedeki papaz, başka bir ürün." Sonra devam ediyor ve vurucu cümle dudaklarından dökülüyor; "Programlı bir bilgisayar kadar özgür davranabilirsin. Bir dolar banknotu kadar biriciksin." Yıllarca size dikte edilen her şeyin farkına varıyorsunuz. İçinde yaşadığımız çağın iki yüzlü "biriciklik" anlayışı artık size komik geliyor. Güzel olmak zorunda değilim, akıllı olmak zorunda değilim, kendi
mi size sevdirmek zorunda değilim, beni sevmeniz için eğilip bükülmek "bir başkası olmaya" çalışmak zorunda değilim. Önce kendimi sevmeliyim, olduğum gibi, ne kadarım kendimse oradan başlayarak.

Son aşama; kendinizden yeni bir 'ben' çıkarma! Önce "istediğimiz her şeyi, istemeye eğitildiğimiz için istiyoruz." dan yola çıkarak istemeye eğitildiğimiz her şeyden kendimizi soyutlamaya çalışalım. Fenomenoloji yöntemini kullanarak 'salt öz"ümüze ulaşmaya çalışalım. Orada ne var? Ben yöntemimle çelişecek de olsa kitaptan gitmeye devam ediyorum; "Etiketlerin dışında bir şey istiyorum. Tüm hayatımın tek kelimeyle anlatılabilmesini istemiyorum. Bir hikayeden ibaret olmasını. Bilinmeyen bir şey bulmak istiyorum, haritada olmayan bir yer gibi. Gerçek bir macera istiyorum." Bu kararı vermek kolay olmuyor, biliyorum. Ama ben aramaya inananlardanım, hala arıyorum ve belki hiç bir şey bulamadan öleceğim bunu da biliyorum. Yine de aramak beni canlı kılıyor. 

Başta da belirttiğim gibi bu yazı fazlasıyla kişisellik içerdi. Benim için manevi değeri yüksek bir romanı ve bu romanı ilk okuduğum günlerimi hatırlamak ve yüzleşmek zor oldu. Yapmam gerekmiyordu, yapmak istediğim için yaptım. Kendimi kesip açtım, dikip kapattım. Hayatla sorunuz olduğunda okumanızı tavsiye edeceğim bir kitap bu. Chuck Palahniuk'un yayınevleri tarafından reddedilen -Dövüş Kulübü'nden önce yazılmış- kitabı. Sert, acımasız, eleştirel ama yargılamayan, kalbinizi kırmayan hatta kırılmış kalbinizi nasıl onaracağınızı anlatan bir roman. Ve bonus olarak son bir alıntı; 

"Evie'den nefret etmemin önemli sebeplerinden birinin onun boş, aptal ve zavallı olması olduğunu fark ediyorum. Ama en çok da bana çok benziyor olmasından nefret ediyorum. Aslında ben kendimden nefret ediyorum ve dolayısıyla hemen hemen herkesten de nefret ediyorum."

                                       

10 Ocak, 2014

Bir takipçimizin seçtiği "Lupo'nun Adı"ndan sonra okumak için seçtiğimiz kitap "Trainspotting" oldu. Ekipten Burcu ve Merve Beşiktaş Alkım'da "Hangi kitabı alsak, acaba bu nasıldır?" diye dolaşırken Burcu "Trainspotting"in arka kapağını ilgi çekici bulup, almaya karar verdi. Ne diyor arka kapakta? "Trainspotting, dibe vurmaktan çekinmeyenlerin öyküsü. Kısa ve hayal kırıklıklarıyla dolu hayatların baştan kabulü… Trainspotting, şimdi ve her zaman, bir iş-bir eş-bir yuva masallarıyla doymaktansa hayatın gerçekleriyle aç kalmayı seçenlerin gün sonu özeti. Yaşamlarını kariyerle ya da ilişkileriyle anlamlandırmaya çalışanlara inat, bambaşka şeylerin üzerine şeytan arabalarıyla tam gaz gidenlerin çarpıcı, unutulmaz, kafası güzel ve hazmı zor hikâyesi Trainspotting."



Gözde ve Merve'nin kitabın çok sert olması yönündeki tüm uyarılarına rağmen "Trainspotting" okuma kitabımız haline de geldi. Kitabı seçiş hikayemiz böyleydi ama kitap buluşmamızda kitabı bitirmeyi başaran az kişi vardı. Çünkü kitapta kullanılan dilin argo yüklü olması ve anlatılan "iğrençlik"lerin sertliği okumayı gerçekten de zor bir hale getiriyordu.


Ekip arkadaşlarımızın bir kısmı İstanbul'da bulunmadığı için buluşmamıza katılım diğer buluşmalarımızdan daha düşüktü. Kitabın okunma sayısı da düşük olunca biz de kitap hakkında eleştiri yapmaktan çok Mine'nin doğum günü kutlaması ve bir sonraki kitabımızın seçimine ağırlık verdik. 


Bu arada unutmadan belirtelim bir sonraki kitabımız Selim İleri'den "Mel'un".


"Trainspotting" sevilmesi zor bir kitap olsa da, kitabı bitirmeyi başaran ekip üyelerimizin kitabı sevdiğini belirtebiliriz. İlk 70-80 sayfasının okunması, anlatılan -kelimenin gerçek anlamıyla- pislikler dolayısıyla zor ve mide bulandırıcı denebilir. Tavsiyemiz aç karnına ve metrobüs, tren, vapur, hatta uçak gibi toplu taşıma araçlarında okunmaması yönünde. İlerledikçe küfür ve argo kullanımı azalmasa da, kitabın akıcılığı artıyor, hatta bazı satırların altını bile çizebiliyorsunuz. Bu hususta başka bir tavsiyemiz; sevdiğiniz, saydığınız, iş yaptığınız kişilerle iletişim halinde iken okumayınız. Çünkü size seslenildiğinde en basit ve 'terbiyeli' şekliyle "Ne var be b.k?" gibi cevaplar verebilme olasılığınız çok artıyor.


Şaka bir yana kitap dışlanmış, eğitimsiz, işsiz gençlerin 'hayat'la olan dertlerini gayet net ifade ediyor. Uyarıcı maddelere ilişkin övgü ya da yergi yapmıyor, olanı olduğu gibi gösteriyor. Hatta kitabı baştan sona okuduktan ve üstüne filmi de izledikten sonra uyarıcı maddelere ilişkin bakışınız tamamen tiksinme ve kaçınmaya dönüyor. Özellikle Renton'ın uyuşturucudan kurtulması için evde annesi ve babası tarafından bakıldığı zamanın anlatıldığı kısım okunmaya ve izlenmeye değer.  Anlatım tarzı ve kurgusu açısından anlaşılması, faklı karakterlerin ağzından anlatılan bölümler ve her karakterin birden fazla adı olması nedeniyle, biraz zor ancak keyifli.


Biraz bulanık da olsa buluşmadan bir kare


Şimdi geldik bir klasik olan "Ne dediler?" kısmına:

Burcu: "Sert ama ruhumun derinliklerine işleyemedi."
Hazal:  "Tuvalet kısmına kadar iyi dayandım bence ben"
Gözde: "Kusura bakmayın ama ben bunu okuyamayacağım"
Mine:   "Ben de okuyamayanlar kulubündeyim!"
Merve:  "Filmi yıllar sonra tekrar izleyince kitap daha iyiymiş bence."

12 Kasım, 2013

"memnuniyetim artar belki

 devam edersem ama şimdi

 umudum yok ve yorgunum"


"Ekmek Arası" ile başlayan Charles Bukowski yolculuğuma, "Kahramanın Yokluğu" ile devam etmek istedim. Alkım'da elim yine Bukowski kitaplarına gittiğinde, arka kapak yazısından en çok etkilendiğim bu olduğu için tercih ettim kitabı. Oldukça iddialı, direkt ve aslında 'gerçek'ti arka kapakta okuduklarım.
"İzahı güç."
"Kahramanın Yokluğu" Bukowski'nin  ölümünden sonra kitaplaştırılmış deneme ve hikayelerinden oluşuyor. Aşka, tutkuya, şiire, edebiyata ve tabii ki alkole bol miktarda yer var bu kitapta. 
Bu deneme ve hikayelerde, Bukowski şiiri ve yazıyı 'dolaptan tıraş bıçağını aldığımızda onu gırtlağımıza saplamaktansa onunla dikkatlice sakalımızı kesmemizi sağlayan', aklımızı kaçırmamızı engelleyecek tek şey olarak görüyor ve ancak bu duruma geldiysek yazarlığı bize tavsiye ediyor.
Kira, yemek, iş gibi hiçbir derdi olmayan aptal ördekler gibi olmak istiyor bazen, çünkü çok yorgun; "Sözcükleri sen döşe; ben yorgunum." diyebilecek kadar yorgun. Bu noktada belki alakasız olacak ama, yorgun olsam da olmasam içimde hep var olan kedi olma isteği güçlü bir şekilde yeniden beliriyor. Ev kedisi ya da sokak kedisi fark etmiyor; seni seven ve besleyen birileri elbet çıkıyor ve onlar sana sadece senin istediğin kadar yaklaşabiliyorlar. İşte bu yüzden sıklıkla kedi olmak isterim ben. Neyse, konumuz şu anda bu değil. 
Hiçbir şey istememe mertebesine geldiğim zamanlara denk geldiğinde Bukowski benim için bir yandan tehlikeli bir yandan da ilham verici olabiliyor. Garip bir ortak çizgide yürüdüğümü hissediyorum onunla birlikte "yüreğim kendi midesini kusuyor". Okurken ben de onun gibi intiharın "düşünen insanın başvurduğu bir yöntem" olduğuna karar veriyorum. Aşk pek çok olabilse de intihar tek oluyor ve bu yüzden Bukowksi intiharı daha asil buluyor. Haklı bence. Ama cesaret istiyor. Hiç doğmamış olmak daha kolay ve tercih edilebilir sanki.  
Çok karanlık gibi gözükse de aslında bir yandan da eğlenceli yazılar yer alıyor "Kahramanın Yokluğu"nda. Ama yine de bence Bukowski'ye yeni başlayacaklar için  ilk üçte değil de sonlarda okunması daha uygun olacaktır.
Kitaba adını veren "Kahramanın Yokluğu"ndan bir kısımla sonlandırmak istiyorum bu kısa sayılabilecek yazımı:
"Hüzün. Hüzün o kadar büyük ki, başka bir şeye dönüşür - bir bardağa örneğin. Hüzün bir şeydir, delilik başka bir şey. Bu yüzden odana gider, kıçındaki boku siler ve delirmeye karar verirsin."

Beni tanıyanlara not: Korkmayın, iyiyim. En azından idare edebiliyorum. :)

30 Eylül, 2013

"Başka birine güvenmekte hesap yoktu, iş yoktu insanlarda."
         Sert bir kitap "Ekmek Arası"; gerçekler kadar, hayat kadar sert. Onu bu derece çarpıcı yapan da acıtan, iliklerimize kadar hissettiğimiz bu sertliği ve direktliği aslında.

         Charles Bukowski'nin hayatından kesitler sunduğu "Ekmek Arası"nda, 'mutlu görünen, gülen, konuşan' insanlarla kurmak zorunda kaldığımız tuhaf, güvensiz ilişkileri görüyoruz. Maddi durumumuz iyi değilse, yeterince sevgi görmediysek, hele bir de suratımızda geçmek bilmeyen iri sivilcelerimiz varsa, okuldaki oyunlara dahil edilmenin, kızlar tarafından beğenilmenin, anne-babaya-öğretmenlere kendimizi kabul ettirmenin, kısacası hayata tutunmanın ne kadar zor olduğunu okuyoruz. Hayatla girilen büyük ve acımasız kavgada; patlayan dudaklardan, açılan kaşlardan, akan oluk gibi kandan, şiddeti hissediyoruz suratımızda. Birileri bize çirkin olduğumuzu söylemiştir ve o zamandan beri 'gölgeyi güneşe, karanlığı ışığa yeğler' olmuşuzdur işte. Belki de tutunmak istediğimiz, bir parçası olmayı arzu ettiğimiz ama bir türlü kuralına uygun bir şekilde yaşamayı beceremediğimiz bu hayatta; fiziksel üstünlüğü, gücü ve şiddeti, ayakta kalmanın, kendini kabul ettirmenin tek yolu olarak görüyoruz çaresizlikle.
Geleceğime baktığımda gördüklerim hiç iç açıcı değildi.

         Bunca sertlik ve acımasızlık içinde 'şey'lerden duyduğumuz korku gidiyor bizden önce, sonra da öfkemiz. Ama o şeyleri kabullendiğimiz için olmuyor bu. Kabullenemiyoruz, sadece iğreniyoruz; hem başımıza böyle şeyler geldiği için kendimizden hem de başımıza gelmesine sebep veren her ne ise, ondan iğreniyoruz. Ama yine de 'kimseyi aldatmayan ahmaklar'ın bağışlanabilir olduğunu okuyoruz; asıl 'aldatanlar üzüyor' ya insanı.
         Seçimlerimizi 'hep kötü ile daha kötü arasında' yapmak zorunda olduğumuzu görüyor ve biliyoruz ki, seçimimiz ne olursa olsun bir parçamız daha gidiyor bizden en sonunda. Mutlu olmayı asla beceremiyor ve "mutsuz olamayacak kadar bedbaht" hissediyoruz kendimizi. Ancak gücümüz o kadar yok ki, intihar bile çaba gerektirdiğinden yapamıyoruz. "Beş yıl uyumak" ya da kaçıp 'hiçbir şey yapmak zorunda olmadığımız bir yer'e saklanmak istiyoruz. Rahatsız edilmediğimiz, bizden herhangi bir şey yapmamızın istenmediği, bir şeylere alışmak, bir şeyleri kabul etmek, birilerine hesap vermek, kendimizi dezavantajlı hissetmek zorunda olmadığımız, mücadele gerektirmeyen bir yerlere saklanmak...  
          Kim bilir, belki sevilmektir aslında şu hayatta tek ihtiyacımız olan. Bizi olduğumuz gibi kabul edip, bıkmadan ve bırakmadan sevecek biri(leri) tarafından sevilmek...

16 Temmuz, 2013






Tavandaki Kukla'nın yazarı Ingvar Ambjörnsen. Norveçli yazarın Türkçe'ye çevrilen diğer eserleri Beyaz Zenciler     (Hvite niggere) ve İnsan Postuna Bürünmüş Köpek (Sarons ham) yine Ayrıntı Yayınları tarafından basılmıştır.

Farkındayım biraz soğuk, resmi ve sıkıcı bir giriş olmuş olabilir. Ancak bu kitap benim için anlatması zor bir eser çünkü tecavüzü anlatıyor. Özel olarak üzerine çalıştığım ve tüm kafa patlatmalarıma rağmen bir türlü akıl erdiremediğim konulardan biri tecavüz. Zaten akıl erdirilmesi de imkansız. Ama işte insan her kötü şey de olduğu gibi bir neden arıyor. Ancak failin salt kötülüğü ve nefreti dışında bir neden yok. Bu eylem fail tarafından bir nefret eylemi olarak , karşısındakini korkutmak, aşağılamak ve küçük düşürmek niyetiyle yapılıyor ve bu yolla mağdurun hayatını alt süt ediyor. Bu roman işte tam da bu alt üst oluşu anlatıyor. Ancak birinci ağızdan mağdurun tarafından değil de ablasının ağzından dinliyoruz biz bu hikayeyi.

Tecavüze uğradıktan sonra intihar girişiminde bulunan, hayatını akıl hastanesinde yıllar sürecek bir suskunluğun içinde geçiren kardeşinin intikamını almaya çalışan bir kadının hikayesi bu. Roman boyunca yüzyılların meselesi "suç" ve "ceza"yı farklı bir konu üzerinden yeniden düşünmeye başlıyorsunuz. Bu süreçte elbette ki "adalet"i sorguluyorsunuz. Hatta "bu adalet denen şey acaba dünyanın hiç bir yerinde yok mu acaba?" diye kendinize sormadan da edemiyorsunuz. Mağdurun beyanın esas alınması ve sanığın suçsuzluğunu ispatlamak durumunda olduğu tecavüz olayları gibi durumlarında nasıl da mağdurun kendini aklamak zorunda bırakıldığını bir kez daha düşünüyorsunuz. Bir suçun cezasının sadece faili cezalandırmaktan ibaret değil de aynı zamanda mağdur ve mağdur yakınlarının da bir nevi rahatlamaları için olduğunu yeniden anlıyorsunuz. Çünkü cezasız kalan her suç insanda öfke, hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaratır. Bu romanda suçun neden cezasız kaldığı net bir şekilde oraya konulmuyor zaten o kısmı sorgulamanıza gerek kalmıyor. Siz de abla ile beraber bu intikam planının bir parçası olarak ilerliyorsunuz.

Son yıllarda ülkemizde gündemden düşmeyen bir konu olması açısından okunmasını tavsiye ettiğim bir roman "Tavandaki Kukla". Gerek kurgusu gerek anlatım özellikleri açısından edebi olarak sizi saran ve rahatsız eden bir roman. Bu açıdan ele aldığı konu ile uyumlu olduğunu söylemek gerek. Okurken rahatsız olabileceğiniz yerler var ama okumayı bırakmayıp devam etmelisiniz. İnsan ruhunun med-cezirlerini görmek, yaşanan bir felaketin sadece birinci dereceden mağduru değil yakınlarını da nasıl etkilediğini anlamak bakımından okunması gerek.

Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim roman Norveç'in soğuk ve karanlık atmosferinde geçiyor. Okurken fiyordlardan buzlanan denizi, soğuğu, karı, ormanı iyice hissediyorsunuz.