elif şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
elif şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat, 2013


        “Bir hakim dedi ki: Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraber uçtuğunu, beraber yemlendiğini gördüm. Şaşırdım- kaldım;derken aralarındaki birlik nedir, onu bulayım diye hallerine dikkat ettim. 

      Şaşkın bir halde yaklaştım. Baktım, gördüm ki ikisi de topaldı.” 

"Bir kuşun, kendi cinsinden olmayan bir kuşla uçmasının, yayılmasının sebebi" 
(Mesnevi)



ARAF

Yalnızlık, yabancılık, dil ve zaman üzerine roman...



2004’te “The Saints of Incipent Instanities” adıyla yayımlanan Türkçe'ye Araf olarak çevrilen kitap arka kapağında da belirtildiği gibi; yalnızlık, yabancılık, dil ve zaman üzerine yazılmış bir roman. Romanın baş karakteri Ömer Özsipahioğlu, Boğaziçi Üniversitesi'ni bitirdikten sonra 2002 yılının haziran ayında doktora için Boston'a gelen bir öğrenci. Boston'da kendine kalacak yer arayışını "ev arkadaşı testi"ni başarıyla(!) tamamlayarak kendisi gibi doktora öğrencisi olan Fas asıllı Abed ve İspanyol asıllı Piyu ile aynı evi paylaşmaya başlar. Fakat romanın Ömer'le birlikte ön plana çıkan, okuyucunun okuma açısına bağlı olarak belki de ana karakteri, ismini sürekli değiştiren Gail'dir. Tüm bu karakterler kitaptaki aidiyet ve kimlik tartışmalarının hem günlük yaşam hem de kuramsala yakın bir çerçevede yapılmasına olanak sağlayan hikayelere sahiptirler. Romanda kimliğin, aidiyetin, benliğin ve dilin; parçalanması, sınırların belirsizleşmesi ve/ veya çoklaşması ilk olarak isimler üzerinden anlatılarak bir giriş yapılır. Ömer Özsipahioğlu Amerika'ya geldiğinde adının noktalarını kaybeder, Omer Ozsipahioglu olur. "Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabı insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır"(s. 10) diye dile getirir bu durumu Ömer ya da muhatabının tercihine göre Omar veya Omer. Çünkü ona göre, Birleşik devletlerde yaşayan bir Amerikalı için yaşanan bu telaffuz sorunu kendisinden değil isimden kaynaklanmaktadır. Oysa ki, Ömer Amerika'ya adım attığı günden beri o kadar da "yabancı" olmadığını biliyordu hatta "çoğu Amerikalının zannettiğinin aksine bu yabancı onların kültürüne kendininkinden daha aşinaydı"(s.78).  Ancak Amerikalı olmasına rağmen oraya ya da daha doğrusu herhangi bir yere ait olmakla, kadın olmakla, yaşam ve ölümle ciddi sorunları olan Gail Ömer'in  adeta karşıt karakteri olarak karşımıza çıkar. Sorunları vardır Gail'in;  korkaktır, obsesiftir, kendi içinde yaşamaktadır, karanlıkta kalan yanları vardır, intihara meyillidir, kolayca sevemezsiniz onu, O da kolayca güvenemez kimseye zaten. Ve Ömer'in adı kendi dışında değişime uğrarken O, kendini değiştirmeye isminden başlamış ve Zarpandit iken Gail olmuştur.

Bu başlıklarla bağlantılı bir diğer konu ise romanda ele alınan dil meselesidir. Dilin yabancılaşma olgusuyla yer yer iç içe geçmiş bir şekilde anlatıldığını görmekteyiz. Farklı ülkelerde insanların yabancılaşma sürecinin ilk olarak isimlerinden başladığı var sayımı üzerinden hareket eden yazar; Ömer’in isminin noktalarını kaybederek  “Omar Ozsipahioglu” oluşuyla dil konusundaki tezini şekillendirmeye başlar. Bu noktada dil ile kimlik sorununu da birleştirmektedir yazar. Romanın devamında ev arkadaşları olan Ömer, Adeb ve Piyu arasındaki dil sorunları ve tek ortak noktaları olan İngilizce üzerinden anlaşmaya çalıştıklarında kimi zaman anadillerine duydukları ihtiyacın altı çizilmekdir. Diğer bir vurguysa, yabancı bir dilin kişinin hayatına dahil olma sürecinde yaşattığı değişimle ilgilidir. Bu değişimi şu şekilde aktarıyor yazar; “ İngilizce rüya görmeye başlamak  bir eşiktir, daha büyük bir değişimin, , insanın artık aynı kişi olmasına izin vermeyecek kadar derinden bir değişimin yolda olduğunu gösteren bir işaret...”  Romanın yazılma dilinin de İngilizce olduğunu düşündüğümüzde aslında konu daha net anlaşılmaktadır. Araf, Elif Şafak'ın diğer romanlarının aksine dili en akıcı ve sade olan romanıdır.
Araf ile ilgili yorumlarımı toparlamadan önce, romana yapılan bir kaç eleştiriden de bahsetmek istiyorum. Roman kimlik, zaman, yabancılık gibi iddialı kavramlar üzerinden kendini şekillendirirken 11 Eylül saldırılarına ve sonrasında Amerika'da yaşanan fobiye yer verilmemiş olması zamansallık açısından Fuat Keyman tarafından ciddi biçimde eleştirilen ve eksik görülen bir alandır ( 18 Temmuz 2004, Radikal 2). Bu noktada sorulması gereken belki de kurmacada gerçek tarihsel sürekliliğe ne kadar bağlı kalınması gerektiğidir. Diğer bir eleştiri konusu ise Asuman Kafaoğlu-Büke, “Araf ya da Beklemedeki Ruhlar” ( Cumhuriyet Kitap Eki, 13 Mayıs 2004 ) başlıklı yazısında da yer almakta olan; çokça geçen filozof isimleridir. Benim şahsi fikrimce de yazarın -Ahmet Mithat Efendi kadar olmasa da- bilgi verme çabası okuyucuya gösteriş şeklinde yansıyabilmektedir.

Romanın diğer karakterlerine bakıldığında hepsinin kendine ait küçük-büyük bir takım takıntıları ya da sorunları olduğu görünmektedir. Ömer'in ev arkadaşlarından ve diş hekimliği okuyan Piyu, okuduğu bölüme rağmen sivri cisimlere dokunamayan bir insandır. Piyu'nun kız arkadaşı olarak karşımıza çıkan ve romanda Piyu'dan daha geniş bir yere sahip olan Alagre ise yeme bozukluğuna sahip bir karakterdir. Yeme bozukluğu Şafak'ın diğer kitaplarında da karşımıza çıkan bir hastalıktır. Hatta öyle ki, hasta karakterin yaşadıkları bulumik bir insanın tarif edebileceği derece iyi betimlediğinden insanda soru işaretleri doğurabilmektedir.      “... klozetin üzerine eğitip kadının çıktığını duyana kadar o vaziyette bekledi, sonra elini gırtlağına soktu. Bulantı çabucak geldi, her zamanki gibi. İlk kusma dalgası geldiğinde sesi bastırmak için sifonu çekti. Kusarken, yüzü ondan bağımsız ağlıyormuş gibi gözleri yaşardı. Yaptığı şey yüzünden en ufak bir endişe, bir üzüntü hissetmiyordu." (s.150).  Aslında sadece yeme bozuklukları değil psikolojik sorunlar Elif Şafak'ın kitaplarında genel olarak yer verdiği konulardandır. Bunu nedeni "insan olma" gerçeği çerçevesinde karakterleri mükemmelden uzaklaştırıp gerçeğe daha yakın hale getirmek midir ya da başka bir sebebi var mıdır bilemiyoruz elbette. 

Araf'a dönecek olursak, romanda ele alınan bir diğer konu ise "zaman" kavramıdır.
Yazar, romanda zamanın  çok derin felsefi bir çözümlemesini yapmamış ancak zamanı; ölçülmesi ve zaman/modernlik açısından  ele almıştır. Romanın baş karakteri olan Ömer, zamanı; "ölü ve canlı bedenlerin içinde birlikte yüzdüğü azgın bir akıntı"(s.79)ya benzetmektedir ve bu nedenle geleneksel zaman ölçme sistemini reddedip, alternatif olarak müzikle zaman belirleme metodu geliştirmiştir. Aynı zamanda Ömer, Amerika’ya geldiğinde zamanla ilgili dilsel ve kültürel bir farklılığı da “ ...Türkçede zamanı öğrenmek için insanlara ‘saat’ sorulurdu. Halbuki İngilizcede zamanı öğrenmek için insanlara ‘zaman’soruluyordu. İngilizcede insanın zamana sahip olduğu ya da olabileceği hissi vardı, halbuki Türkçede zamanı ölçme aracına sahiptin ama zamanın kendisine asla...”(s.80) sözleriyle anlatır. Romanda üstüne çokça vurgu yapılmasa da bir diğer zaman problemi de; Türkiye, Fas, Amerika, Meksika arasındaki zaman/gelişmişlik farkı. Baş karakterlerden olan, Abed ve Ömer’in kültürel farklılıklarını geri kalmışlıkla özdeşleştirmeleri şeklinde ortaya çıkar. Bu zaman/gelişmişlik farkına paralel olarak  kimlik konusuna geri dönecek olursak, yaşanan ön yargılar ve "öteki" olma haline Abed'in tepkisini şu şekilde görebilmekteyiz. Abed’in Faslı ya da Müslüman olmakla ilgili bir rahatsızlığı yoktur, ancak bu kimliklerin yarattığı ayrımcılıkla ilgili rahatsızlık duymaktadır, bu rahatsızlığını da şu sözlerle ifade eder: “ Sürekli ayrımcılıkla mücadele etmek zorunda olan sen değilsin. Casablanca’yı seyrettin mi? Humphrey Bogart müthiş etkileyici bir aktör! Ama o filmde Faslılar hakkında ne dediklerini biliyor musun? Şu yürüyen çarşaflar..! Sömürgecilerin gözünde benim atalarım bu işte. Yürüyen çarşaflar! Ben de çoğunluğa göre hala buyum!” (s150). Her ne kadar Amerikan kültürüne kendi kültüründen daha aşina olsa da kimlik ve yabancılık meselesinde Ömer için de durum "İnsan yabancı oldu mu kendisi olamıyor artık. Başkalarının gözünde bir ulusal kimlikten ibaretim artık. Kendim hariç her şeyim."(s114) Bu aşamada Gail yine bir antitez olarak karşımıza çıkmaktadır. . Hayatla ve kimlikle olan bağı pamuk ipliğine bağlıdır Gail’in. Kişilerin ancak isimlerini değiştirerek , onlara yapışan kimliklerden kurtulabileceğini söyler ve şu şekilde devam eder ve “ Ancak kendimizi bize verilen kimlerle özdeşleştirmeyi bırakırsak , ancak bunu başarabilirsek her türlü ırkçılığı , cinsiyetçiliği, milliyetçiliği, köktenciliği ve insanlar arasına sınırlar koyarak bizi farklı sürülere, altsürülere bölen her şeyi saf dışı edebiliriz”der (s.148-149). 
Sonuç olarak edebi açıdan bakıldığında  dil ve anlatım olarak , akıcı ve zengin bir üsluba sahip. Yazarın romandaki anlatıcı durumu roman karakterlerine eşit mesafede durmamızı sağlaması yönünden bana göre başarılı bir şeçim olmuş. Ancak, roman olarak bakıldığında yazarın  bilgi vermeye yönelik tavrının, romanı “sosyolojik” bir metin haline dönüştürmesi bu konulara uzak olan okuyucu açısından sorun teşkil edebilir.  Diğer taraftan “kültürel kimlik”, “yabancı”, “aidiyet” kavramlarının ve bunların getirdiği “belirsizlik” çerçevesinde kurgulanan roman farklı noktalara dikkat çekmesiyle önem kazan kazanmakta. Araf’la ilgili son olarak söylenebilecek şey ise; gerek mekânsal, gerekse ruhsal olarak tam bir arafta kalmışlığın romanıdır.





13 Ağustos, 2012

Bonbon Palas'tan Bit Palas'a

             “güzelliğini hep içten içe kıskandığı hemcinslerini yıllar sonra karşılaştıklarında solmuş, çökmüş, pörsümüş bir halde bulan bir kadının kem memnuniyetiyle baktı İstanbul’a” Bit Palas

 
Bit Palas ile ilgili yorumlarımı yazmaya başlamadan önce, bu kitabı neden seçtiğimi anlatma ihtiyacı hissediyorum. Bit Palas, Elif Şafak'ın , Şehrin Aynaları ve Mahrem'den sonra yazdığı dördüncü romanıdır. Elif Şafak'ı sevmeye devam ettiğim Araf'a kadar olan bu beş kitaplık serüven içinde Bit Palas'ın ayrı bir yeri var. Bu roman birbirinden çok farklı insanların aynı apartmanda yaşadıkları ortak hayatı anlatır. Ne anlattığından çok nasıl anlattığıdır bu romanı güzel kılan; ayrıntılar, tespitler, betimler ve çözümlerle okurken insanı kimi zaman yoran kimi zamansa güldüren yanları vardır. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim bir şey var ki; Elif Şafak bu romanın ardından Araf adlı bir roman daha yazıp - ki bence en iyi romanı odur- sonrasında, en azından benim için, edebiyat sayfalarından çıkıp magazin hatta reklam reklam sayfalarına kaymıştır. Yine de güzel olanın altının çizilmesi gerektiğine inandığımdan bu roman hakkında hissettiklerimi paylaşmak istiyorum.



Romanda, 1966 yılında, eski mezarlar üzerine kurulu olan bir semtte Art Nouveau mimari tarzında yapılmış bir apartman olan Bonbon Palas’ta yaşayanların hikâyeleri anlatılır. Art Nouveau tarzı bilerek seçilmiştir çünkü bu tarz mimari yapılarda apartmanın her katı başka bir plana göre yapılır. Böylece her katta yaşayan insanlar bir yandan aynı mekânda yaşarken diğer yandan farklı bir mekânda yaşarlar. Bonbon palas, eski bir Rus generali olan Pavel Pavloviç Antipov tarafından karısı Agripina Fyodorovna Antipova için yaptırılır.  Pavel Pavloviç Antipov ve Agripina Fyodorovna Antipova’nın Bonbon Palas’taki hikâyeleri 1972’de son bulur ancak romanda daha geniş yer bulan apartman sakinlerinin yaşadığı tarih “şimdi”dir. Şafak’ın önceki romanlarıyla kıyaslandığında daha az katmanlı bir yapıya sahip olsa da ‘daha önce’si, ‘önce’si ve ‘şimdi’si ile farklı zamanlardan hikâyeler birbirlerine bağlanarak bu romanın kurgusuna şeklini verir.

Bit Palas’ın asıl hikâye kısmında ise, 10 dairelik bu apartmanın ortak sorunu olan kötü kokunun belirleyiciliğinde karakterler yerlerini alır. Her ne kadar kadın karakterler üzerine yazılmış bir roman olmasa da, benim için 7’sinden 70’ine mutsuz kadınların yaşadığı bir yerdir.  Örneğin; evlenip ülkesini terk ederek kocasıyla İstanbul’a yerleşen Nadya, ülkesinde böcek bilimci olarak çalışırken, İstanbul’a gelince ev kadını olmuş, ideallerinden vazgeçmiş kendini kocasına adamıştır. Bu adanmışlığın karşılığı romanda şu şekilde ifade edilir;
“Önceleri geçici olarak, uygun bir iş buluncaya kadar yapacağını sandığı ev hanımlığını nasıl olup da bu kadar kısa zamanda benimseyebildiğini kendi de bilmiyordur. Bir gün eve gelen bir düğün davetiyesinin üzerindeki yazıya takıldı. Metin Çetin ve karısı Nadya’nın bu mutlu günümüzde aramızda olmasını dileriz. Boş gözlerle baktı düğün davetiyesine. Nadya Onissimovna değil, Nadya Çetin de değil. Karısı Nadya olduğunu ilk o zaman fark etti.” (s.184).

Benzer şekilde ‘7 Numara’da oturan ve temizlik takıntısı nedeniyle “Hijyen Tijen” olarak anılan kadın da kocası tarafından aldatılmaktadır ve aslında Tijen’in temizlik takıntısının kaynağı aldatılmanın verdiği kirlenmişlik hissindir.

Aldatılan kadınların yanı sıra, karısını aldatan bir diğer karakter olan Zeytinyağı tüccarının metresi olan Mavi Metres de madalyonun diğer yüzü olarak Bonbon Palas’ta yaşamaktadır.
“Önceleri mavi idi, sonra metres. İkisinin arasında savrulduğu dönemler oldu. Ama bir mavi bir metres olmaktan çıkıp, hem mavi, hem metres olmaya Zeytinyağı tüccarının Bonbon Palas’ın 8 numaralı dairesini kiralamasıyla başladı. Ona bir ev açtığı andan itibaren bariz bir şekilde değişip kabalaştı adamın tavırları”(s.156)

Başta da belirttiğim gibi kadınlar üzerine kurulu bir roman değildir Bit Palas. Çöp kokusudur asıl kahramanı ve onu yenmenin batıl yolları. Belli bir karakterle özdeşim kurmak kolay olmasa da her karakterde tanıdık gelen bir yan bulmak mümkündür. Ama aynı çatı altında barındırdığı zıtlıklar ve çelişkilerle okuyucuyu düşündürmesi bakımından okumaya değer bir kitaptır.  İlk denemem olan bu yazı biraz karışık olsa da kitaptan altını çizdiğim ve sevdiğim bir bölümle bitirmek istiyorum;

''...haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha ala olmayacağını kabullenemediğimde; ne bulunduğum yerde ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde... saçmalarım. Hakikatten ne kadar uzaksa, yalandan da o kadar uzaktır saçmalık. yalan, hakikati tersyüz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edilemeyecek biçimde birbirine lehimler.'' (s.9)