22 Şubat, 2014


Türk Edebiyatı’nın en çok bilinen eserlerinden biri olan Çalıkuşu, 2013 yılında ikinci kez diziye uyarlanarak yeniden gündeme geldi. Birçok gazete, edebiyat dergisi ve blog da bu gündemin rüzgârıyla birlikte dizi ile eseri karşılaştıran eleştiri yazıları yayınlamayı ihmal etmedi. Bugün bu yazıda ben de eser-dizi karşılaştırmasını dizinin takip ettiğim 5-6 bölümü üzerinden yapacağım, ancak şunu da belirtmek isterim ki, kitap hakkında farklı ve spekülatif bir söyleme de sahip olabilirim. Yani bu yazı sık sık yapıldığı gibi bir Feride güzellemesi olmayacak. 

Çalıkuşu

Reşat Nuri Güntekin, edebiyatımızın şüphesiz en çok okunan yazarlarından biri. Bu konuda ben de bir istisna değilim: Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe, Acımak ve Değirmen gibi eserlerini ortaokul (ilköğretim) dönemlerimde okumuştum. Listenin ilk iki sırasındaki eserlerin uyarlamalarını da sabrım yettiğince- ki yetemedi- takip etmeye çalıştım. Ancak ilginç bir biçimde birçok kadın arkadaşımın şu ya da bu şekilde hayatlarının bir bölümünde okumuş ve idealleştirmiş oldukları Çalıkuşu hakkında söyleyecek çok bir şeyim yoktu. Dizi 2013 yılında Kanal D’de başlayınca ilk beş bölümünü seyrettim ve fark ettim ki Fahriye Evcen ve Burak Özçivit hayranlarını bir kenara bırakırsak, azımsanamayacak büyüklükte bir dizi karşıtı kamuoyu oluşmaya başlamıştı. İşte Çalıkuşu’nu da böylece olgun kafa ile okumanın vakti gelip çatmıştı! 


Eserde, Feride yani Çalıkuşu küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, Fransız mektebinde yatılı okuyan haşarı bir kız çocuğudur. Tüm akrabalarının, hocalarının ve arkadaşlarının gözündeki en önemli özelliği “yaramaz” olmasıdır. Okulda olmadığı zamanlarda teyzesinin evinde vakit geçirmektedir. Teyzesinin oğlu Kamran ile aralarında hem bir anlaşamama hem de içten içe birbirlerini sevme durumu söz konusudur. Türlü badireler atlatıldıktan sonra Feride ile Kamran nişanlanır. Ancak düğünden birkaç gün önce Kamran’ın Feride’yi aldattığı ortaya çıkar. Sonrasında Feride hayli cesur bir karar alarak Anadolu’ya muallimelik yapmaya gider ve kitabın ilk ve son bölümünü bir tarafa koyarsak, eser çoğunlukla Çalıkuşu’nun Anadolu’da başından geçenleri ve mücadelesini anlatır. Bu ayrılık döneminde de birbirlerini sevmeye devam eden Feride ve Kamran finalde kavuşurlar.

Vakit, 1922'den bir sayı
Yukarıda olay örgüsünü kısaca yazdığım bu eser 1922’de Vakit gazetesinde tefrika edilir, çokça beğeni toplar ve aynı yıl kitap haline de getirilir. Eserin tefrika edildiği ilk günü bulabilmek için Vakit gazetesini bir hayli karıştırdım, bulamayınca da herhangi bir sayısını seçtim... Yukarıda gördüğünüz örnekte, soldaki ilk sütunda kutucuk olarak görünen yerde Osmanlıca “Çalı Kuşu” yazmakta.

Dizi başladıktan sonra kritiğini yapan kitlenin eleştirileri genel olarak roman ve dizinin birbirinden çok farklı oluşu üzerine odaklanmaktaydı. Evet, aslında dizi bir uyarlama değil olsa olsa bir esinlenme olabilirdi. Sanırım ilk beş bölüm üzerinden benim şahsi yorumum da bu yönde. Mesela romanda adı iki kez geçen Kamran’ın kardeşi Necmiye’nin başrolde olması… Romandan bağımsız bazı karakterlerin diziye eklemlenmesi… Kronolojik olay örgüsünün ters yüz edilmesi… Yakışıklı jönün, romana isim vermiş Çalıkuşu karakterinden daha önemli bir pozisyonda bulunması… (Üstüne üstük hekim olması ve vebayla savaşırken kan  transfüzyonunu imparatorlukta uygulayan ilk kişi olarak tarihe geçmesi, bu da yetmiyormuş gibi hocasının Freud ile kanka olması ve psikanaliz üzerine mektuplaşmaları!!!) Bir de pek kimsenin takılmadığı ama gözümü çok tırmalayan bir problem olarak, seyrettiğim bölümler içinde çok etkin olan kadı karakteri. Dizide zamansallık yok, ama “hiss-i kabl'el vuku” 20. yüzyılın başları olduğunu tahmin ediyoruz. Acaba kadılık o dönemde çok güçlü müydü? Güçlüyse hangi davalara bakmaktaydı? Yapımcı ve senarist acaba hiç Türk modernleşme tarihi okumuşlar mıydı? 

Çalıkuşu, Kanal D, 2013


Kimine göre bunlar uyarlama bir eser için kabul edilebilir değişikliklerdi, ama es geçilemeyecek bir sorun daha mevcuttu: ana karakterin rezil rüsva edilmesi… Çünkü Feride okuyucunun gözünde Anadolu’da eğitim neferi olmuş idealist bir kadın tiplemesidir. Çünkü Feride’nin aşkı açık ve cıvık değil, içten ve naiftir. O yüzden, Fahriye Evcen’in her an Burak Özçivit’le öpüşmek istercesine saçma sapan ortalıkta dolaşması kitapseverlerin sinirini bozmaktadır. 

Sanırım benim temel sorunum da, Feride karakterinin okuyucu tarafından bu kadar idealize edilmiş olması... Evet, dönemine göre cesur bir iş yapmıştır Feride, Anadolu’ya öğretmenlik yapmaya gitmiştir tek başına… Ama bizim küçükken zihnimizde yer ettiği kadar da idealist midir? Kitaba baktığımda benim gördüğüm, Feride başından itibaren Fransız mektebinden mezun olup Anadolu’nun ücra bir köşesinde idealist köy öğretmeni olmayı istememiştir ki… Hikâyesi salt bir idealizmden ziyade, bir kalp kırıklığı üzerine inşa edilmiştir. Ve roman boyunca da sevdiğini anımsamış, ara sıra “ah keşke ben de evlenip evimin kadını olsaydım” hezeyanlarına sürüklenmiş, bu hezeyanlara düştüğü vakit sürekli güzelliğinden dem vurmuş, aynaya bakıp “ne kadar güzelim” demiş, kendisini öpmek istemiştir. Tamam, bazı köylerde çok zor durumlarda kalınca pes etmemiş, Munise gibi küçük bir kızı evlat edinmiştir ama Munise ile ilişkisinde dahi bencil bir tavır takınmış, Munise er geç evleneceğini söylediğinde de sinir krizine girmekten kendisini alamamıştır. Yani kızla olan ilişkisi de, Feride’nin idealizminden ziyade bir yalnız kalma korkusu dinamiği üzerinden işlemiştir. Belki, tüm bunlar Çalıkuşu’nun özgün bir kadın karakter olduğu gerçeğini değiştirmiyor, ancak okurken aşırı bir sempati duyacağım karakter olarak da belirmiyor. Yani kısaca, dizide karakter üzerinden yapılan tahribat gerçekten ağır, ama ben Çalıkuşu’nun kitaptaki karakterini de ne sevdim ne de idealize ettim. Belki daha da ağır olacak ama kafamdaki Feride küçükken şımarık bir kız büyükken ciddi sorunları olan bir kadındır. Sevenlerinden gerçekten özür dilerim lakin kaçımız gerçek hayatta Feride gibi bir karakterin yanında çok uzun yıllar kalmayı kabullenebilir, küçükken kafamıza attığı taşlara sessiz kalıp büyüyünce ağlarken birden kahkaha atan arkadaşımızın ruh sağlığından korkmayız?

Feride sevgisine dair sorularım oldukça fazla... Acaba Çalıkuşu’nda asıl sevdiğimiz bu karakteri ya da kendisine yüklediğimiz idealizm misyonu mudur, yoksa herkesin derinlerde bir yerlerde bulmak, yaşatmak, unutmamak için çabaladığı naif aşkı mıdır? Eğitim neferi Feride’yi eğer bir süre Yüzbaşı İhsan ile flört etse ve evlilik yaptığı emekli doktorla aynı yatakta uyusa da yine çok sever miydik? İdealist öğretmenin gönül maceraları için kalbimizde yer var mıydı? Yoksa onun gittiği her kentte suçsuz yere yaftalandığı vakit kaçıp başka yere gitmesinde toplumsal olarak bir yanlış görmemekte miyiz? Kamran'ın hem aldatmış hem de bir evlilik ve bir çocuk yapmış olmasına karşın, Feride de eşinden bir çocuk yapsa ne düşünürdük? Burada, Feride’ye bakış açımızı bir hayli netleştirmemiz gerekiyor diye düşünüyorum…

Feride'nin karakteri üzerindeki bu duruşumu bir kenara koymak ve yazıyı bitirmeden önce, Reşat Nuri'nin Çalıkuşu’nu yazarken ve aslında Anadolu'ya bakarken iki önemli noktaya da parmak bastığını söylemek istiyorum. Birincisi, işlemeyen bürokrasimiz. (Böyle gelmiş böyle gider teması). Feride, öğretmenin olmadığı nice köy ve şehir olmasına rağmen, karşısına bir tanıdık çıkmadan, tanıdık bulmadan, ya da güzelliğinden etkilenen bir memura rastlamadan atanamaz. Tek imza gerektiren bir iş, üç ay sürer… İkincisi, muhafazakârlık ve bunun içinden çıkan sürekli bir erkek tacizi. Yalnız ve güzelce bir kadının tek başına işini yapmasına asla izin verilemez… İzin verilemediği gibi bir de sokakta yürürken laf atılır, üzerine iddiaya girilir, “kızım sen iyisin ama etraf kötü” denir. Çünkü bu bizim asla değişmesin diye uğraştığımız harsımızın bir parçasıdır. Kanal D’nin artık bu kısımlara geçmesini de önemle rica ediyoruz efendim, 5 sezon sanırım asıl buradan çıkar, tabii cesaret edilirse.


Kısaca ne dizici ne de kitapçıyım! Ama, romanı sevip diziye kahrolanların bir de 1986 yapımı Aydan Şener ve Kenan Kalav'lı versiyonuna bakmalarını tavsiye ederim.  Bana göreyse bu uyarlama meselesinin en güzel tarafı, Esin Engin'in 1986 versiyonu için yaptığı müziklerdir efendim, onunla veda edelim.





16 Şubat, 2014

“Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım. Fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence...”

Sabahattin Ali’nin Türk edebiyatı açısından değeri tartışılmaz. Daha önce de edebiyat tarihimizin en önemli eserlerinden olan “Kürk Mantolu Madonna”yı blogumuzda sizlerle paylaşmıştık. Benim bu paylaşımım ise Sabahattin Ali’nin eşine ve belli bir noktadan sonra da kızına yazdığı mektupların biraraya getirilmesinden oluşan “Canım Aliye, Ruhum Filiz” hakkında olacak.
 
Derlemeyi hazırlayan Sabahattin Ali hakkındaki en yetkin kişilerden biri olan Sevengül Sönmez. Kendisini Bilgi Üniversitesi’nin “Edebiyatçılar Edebiyatçıları Anlatıyor” programı kapsamında dinleme şansım olmuştu. Bu kitapla ilgili yapılan bir röportajı yayınlandı, burada Sabahattin Ali’nin Aziz Nesin ile birlikte çıkardığı Markopaşa yazılarının kitaplaşma olasılığına dair de güzel bir haber var.
Mektuplar Sabahattin Ali’nin eşi Aliye ile evlenmelerinden önceki dönemde başlıyor. Bu naif sevgiyi okuyabilmek gerçekten büyük şans. Yalnız bir ruh olan Ali’nin müstakbel eşine ve gelecek hayatlarına nasıl umutla sarıldığını satırlar arasında görebiliyorsunuz. Öyle bir duygu yoğunluğu ki hayatın merkezine sevgisini  koyduğunu bu satırlarla ifade ediyor: “Yalnız senin için yaşamak, hayatımdan senden başka her şeyi silip atmak istiyorum.” Sadece aşkları ya da ilişkileri değil, Sabahattin Ali’nin karakterine ve dünya görüşüne dair paylaşımlar da mektuplarda. “Dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir” satırlarında insanlığa dair ne kadar doğru bir kanaate sahip olduğunu görmek mümkün. Zamanın önemli isimleriyle olan çalışmaları, dostlukları da mektupta kendi ağzından anlatılmış. Mehmet Ali Aybar, Niyazi Berkes, Melih Cevdet Anday, Aziz Nesin sayabileceğimiz bazı isimler.
Bütün yaşadığı maddi ve manevi sıkıntılara rağmen ümidini koruyan ve bunu da çevresine aşılayan bir insan Sabahattin Ali. Hapis cezalarına, maddi zorluklara, yayın kısıtlamalarına rağmen ailesine “Şimdi gözlerim arkada değil, ileride, geçen güzel günleri değil, gelecek güzel günleri düşünüyorum” diyerek umut veren bir insan. Türkiye’nin en büyük edebiyatçılarından ama ailesinin geçimini düşünen bir eş, kızının sağlığını dert edinmiş bir baba. Ailesine bağlılığı mektuplarında gayet açık okunuyor.
 
Bir gün telefonda arkadaşım “Filiz hiç üzülmesin” cümlesini –ki aynı zamanda Sabahattin Ali’nin fotoğraflı yaşam öyküsünün de ismi- söyleyince ağlamaya başlamamı hiç unutamıyorum. O kadar dokunmuştu ki bu laf bana. Halen de bu satırları yazarken yüreğim burkuluyor. Bir babanın kızından bu kadar hunharca koparılması gerçekten acı. Ancak –bütün aksine çabalara rağmen- kendisinin hep başarı ile hatırlanacak olması bu acıyı bir nebze de olsa hafifletiyordur umarım. Kendisinin de eşine yazdığı gibi “İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi? Hep genç kalacağım.”

15 Şubat, 2014


   


Öykü kitapları hakkında yazı yazmak bence zordur. Tek tek öyküleri anlatmaya çalışmak yazara haksızlık oluyor gibi geliyor bana; aradan öykü seçip anlatmaya çalışmaksa diğer öykülere haksızlıkmış gibi. Bu sefer önümde iki öykü kitabı var. İkisi de birbirinden güzel ve bizden.

Mahir Ünsal Eriş 1980 doğumlu genç bir yazar. "Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde" & "Olduğu Kadar Güzeldik" onun İletişim yayınlarından şu ana kadar çıkan kitapları. Açıkçası ben kendisiyle çok tesadüf eseri tanıştım. Bir gün bir arkadaşımı beklerken sıkılmamak için girdiğim kitapçıda "Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde"yi gördüm. Kitabın kapağı, bana küçüklüğümü hatırlattı, ailemle çıktığımız yaz tatillerindeki sahilleri. Bu sıcacık kitap kapağının çekiciliğine karşı koyamayıp aldım kitabı. Ben yeni tanıştığım insanlara karşı mesafeli ve hatta yabani denebilecek kadar da soğuk bir insanım. Bu kitabı okumaya başladığımda iyice fark ettim ki, yeni tanıştığım yazarlara ve kitaplara karşı da çok farklı değilmişim. Soğuk durdum en başta; "tamam bu ilk hikaye güzelmiş ama diğerleri de öyle mi bakalım" diye bilmişlik tasladım. Öyle hemen samimi olmadım yani. Sonra bir de baktım ki, kitabı bitirmişim. O kadar akıcı, kendini sevdiren bir dili ve o kadar farklı bir bakış açısı vardı ki, mesafeler bir günde kapandı.

Sonra ikinci kitabı aldım; "Olduğu Kadar Güzeldik". Ne yalan söyleyeyim bu kitabın kabı, diğerinden de güzeldi. Hatta babamla benim aşağıda yer alan fotoğrafımıza pek benzettim. Bu kitap da diğeri gibi kendini sevdiren bir kediydi.Yalnız aralarındaki "ağabey- kardeş kitap" olma durumu fark ediliyordu. İlk kitap acemiydi diyemem ama "Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde"de hissedilen o "yeni" olma hali "Olduğu Kadar Güzeldik"te kendini daha olgun bir ağabey seviye çıkarmayı başarmıştı. Öyküler, karakterler daha oturmuş, ne dediğini daha net ifade eden öykülerdi.


 
Kitaplara geçmeden önce Mahir Ünsal Eriş hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Efendim, Mahir Ünsal genç bir yazar. Çanakkale doğumlu ve Bandırma'da büyümüş. Bu nedenle öykülerinde bu iki ile çokça rastlıyoruz. Kendisi -yanlış öğrenmediysem- 10 dil biliyor ve çeşitli kitap, makale ve öykü çevirileri de bulunmakta. Gümüşlük Akademi'de "Dil ve Etimoloji Atölyesi/ Dilbazlık Atölyesi" adı altında da bir atölye düzenlemekte. Öyküleri pek çok yerde Barış Bıçakçı ve Emrah Serbes ile tarzları nedeniyle benzeştirilmekte. Kendisinin yorumuna göre de bu benzerlik; Emrah Serbes ve Barış Bıçakçı'nın da İletişim yayınlarının Ankara Bürosu tarafından 'keşfedilmiş' olmalarından kaynaklıdır. Öte yandan Eriş, gerçek okuyucu tarafından aslında o kadar "benzer" görülmediklerinin de altını çiziyor. Kitaplarda Balıkesir, Bandırma, Edremit, Çanakkale havası ağırlıklı, bir tutam Ankara da bulunmakta. Taşralı insanı anlatıyor ama aslında 1980 doğumlu çocukların hikayelerini anlatıyor. Bazı öykülerinde mizaha kayıyor dili, bazı öykülerde hüzün ağır basıyor. Bana her iki kitap içindeki favori öykülerini söyle derseniz ayrım yapmak çok zor olacaktır ama "benim adım Feridun" diğer öykülerinden bir adım daha öne çıkıyor benim için.



Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde

İlk kitabı olan "Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde"de 14 öykü bulunmakta; "çok sıkılır arkadaşı ölen çocuklar", "kimi sevse gülderen", "biten bir aşkın ardından", "bana küstüler", "bilye hikmet", "her kanser erken ölümdür", "bir konsomatrisin hikayesi", "Ringo", "mektup yazacak gün", "hep klinsmann'ın yüzünden", "kadınlar hep olmadık zamanlarda", "ben evlenmeyi boşanmaktan daha çok seviyorum", "vakitlice gelmeyen çiş", "biraz uzunca bir diyet hikayesi".  Ben hepsini çok sevdim lakin; "ben evlenmeyi boşanmaktan daha çok seviyorum" ve "mektup yazacak bir gün" adlı öykülerindeki mizah bana daha yakın geldi. Ben saçma ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan komik halleri severim. Bu öykülerde de öyle kendi içinde  komik - absürt durumlar vardı. Hüzünlü öyküler de vardı ama gerçek hayatın her yanı hüzün olduğundan ben diğer öykülere biraz  daha sempati ile baktım. Çocuklar üzerinden anlattığı "çok sıkılır arkadaşı ölen çocuklar" ve "hep klinsmann'ın yüzünden" öykülerindeki dili de anlattığı yaşa inebilmesi nedeniyle başarılı buldum. Ancak "Ringo" her ne kadar güzel anlatılmış olsa da çok sevemediğim bir hikaye oldu; içinde barındırdığı kadın karakterle ilgili olarak. Bir de şunu not düşmeden geçemeyeceğim, bana öyle geldi ki; bu kitaptaki kadın karakterlerde hep kötü bir taraf vardı, ihanet eden, giden, sevemeyen... Belki ben çok takıntılı olduğumdan bana öyle geldi; belki de belli özelliklerdeki kadınları anlatmak daha kolay olduğundan yazar bu yolu tercih etti; bilemiyorum.


Olduğu Kadar Güzeldik



"Olduğu Kadar Güzeldik" içinde 8 öykü barındırıyor; "sen o zaman parasız yatılıydın", "benim adım Feridun", "işe çıkılacak gün", "kanatlarımız olsa be Metin", "malibu", "dayımın avrupa'ya kaçırılışı", "zehir miktarda", "stoper".  Hepsi de birbirinden güzel yine. Ama bu kitapta kendime bir favori belirmeyi başardım; "benim adım Feridun". Bu öykü benim hep bir gün denemek istediğim "kaybolma" ve sonrasında "başka biri olma" halini anlatıyor. Tam bir kaybolma yok bu öyküde biraz daha farklı bir  durum var ancak "başka biri olma" noktasında harika bir tahmin yürütmüş yazar. Öyküyü gerçekten de merak içinde ve soluksuz okudum. Her anında kendimi yerine koydum. Size de olur mu bilmem ama bana nadiren olsa Melih Cevdet Anday'ın şiirindeki hal gelir; 

              

"bir misafirliğe gitsem
bana temiz bir yatak yapsalar
her şeyi, adımı bile unutup uyusam"

İşte bu öyküde hem "bir başkası olma" hem de bu "misafir olma" hali vardı. Bu öykünün dışında diğer çok sevdiğim öykü ise "dayımın avrupa'ya kaçırılışı". Bu öyküde bir annenin oğlu için endişelenişinin mizahı yapılıyor; hepimizin tanıdığı panik olmaya, abartmaya, korkmaya müsait bir anne ile sorumsuz, bir baltaya sap olamamış, hayırsız oğlunun hikayesi. Daha önce de belirttiğim gibi bu kitap bir önceki kitabına göre daha ayakları yere basan bir kitap ve içindeki tüm öyküler daha sağlam. Ben ayrıca "stoper" ve "malibu"yu da epey beğendim. 

Kısacası efendim, okumanız sırasında sizi dışlamayacak, size kibirle yukarıdan bakmadan bakmadan "göz hizasından" yazılmış öyküler okumak istiyorsanız; dil akıcı olsun, rahat okunsun diyorsanız; yakın zamana ait detaylar da bulayım diyorsanız bu iki öykü kitabını size tavsiye ederim. 


09 Şubat, 2014

"kaldığın yerden devam etmenin karanlığı
benzemiyor hiçbir çaresizliğe"



Kitaplığımda iki Murathan Mungan kitabı var; ikisi de aynı eski dost tarafından hediye edilmişti bana. Biri, daha önce sitemizde yazdığım Aşkın Cep Defteri, biri de bugün yazmaya  çalışacağım "Timsah Sokak Şiirleri".

Şiir kitabı yorumu riskli bir iş aslında; çünkü yazarken iç dünyasını, kalbini, yaralarını çokça ele verebilir insan. Ama cesurluğum ve kendime meydan okumalarım ünlüdür benim. Sitemizde yazdığım Küçük Prens ve Kürk Mantolu Madonna yazıları da örnek verilebilir bu cesaretime.  Ne demiş Göksel bir şarkısında: "Ruhum çocuktan tehlikeli suları sevdi"... 
Bilenler mutlaka vardır; Beyoğlu / Cihangir'de bir sokak adı olan Timsah Sokak'ın, Murathan Mungan'ın 2003 yılında Metis Yayıncılık tarafından basılan "Timsah Sokak Şiirleri"ne adını verme olasılığı çok yüksek.

Hiçbir yaranız ya da benzer yaşanmışlığınız yokken bile okuduğunuzda altını çizecek, içinizi acıtacak çok satır bulabilirsiniz bu kitapta. Mungan kelimelerle o kadar güzel oynamış; aşkı, ayrılığı, yaşadığı acıyı, tecrübeyi, bekleyişi, vazgeçişi, hayal kırıklığını o kadar iyi anlatmış ki, satırlarda anlatılan bu yoğunluğu derinden hissedebilmek için benzer şeyleri yaşamış olmanız çok da gerekmiyor. Hal böyleyken, bir de bu konuda yaralarınız varsa; kitabı okurken o yaraların, kabuk tutmuş olsalar bile, teker teker nasıl tekrar kanadığını, içinizin nasıl acıdığı belirtmeme gerek yok sanırım.

                                                    "hiçbir şey öğretmeyen aşk ne çok şey öğretmiş bana
                                                     aynı yaşamıyor herkes
                                                     aşkı da ayrılığı da"

dese de Mungan, okurken aslında size özel sandığınız tüm o acıların, hayal kırıklıklarının, şaşkınlığın ve kaldığınız yerden devam etme zorluğunun, pek de size özel olmadığını, durumlar ve kişiler farklı olsa da, yaşanan hislerin az çok herkeste benzer olduğunu görüyorsunuz.

"Timsah Sokak Şiirleri"nde yeniden aşık olmak, yeniden sevmek, yeniden başlamak yok, aşkın güzel tarafı da çok yok. Aşkın acısı var, ayrılığın getirdikleri ve alıp götürdükleri var, çaresizlik var, yarım kalma, yarıda bırakılma ve hesap soramama var. O kadar ki;

                                                      "paramparça ediyorsun
                                                       anonim solgunluğunda
       bir zamanlar benim olan her şeyi"

dediğiniz kişiye sorabildiğiniz tek hesap:  "ne hakkın vardı buna?" olabiliyor.



Ayrılık, biten ilişki sonrası yakanızı bırakmayan anılar, "ama"lar, "acaba"lar var bu kitapta. 'Yalnız ya da birlikte bir ilişkiden çekip gitmek'; çaresizlik içinde sürekli anımsayış, bekleyiş ve bunların getirdiği yorgunluk var. Kitapta sırasıyla "Ben Çaresizliğin Eli Olsaydım","Ben Anımsayışın Eli Olsaydım", "Ben Bekleyişin Eli Olsaydım", "Ben Yorgunluğun Eli Olsaydım" diyor Mungan ve tüm bu şiirlerin sonunu "giderdim" ile bitiriyor. Keşke gitmek kolay olsa, keşke becerebilseniz zamanı geldiğinde şeyleri olduğu gibi bırakıp gidebilmeyi. Bekleyiş bir gün bitiyor bitmesine de, anımsayış bitmiyor, gidemiyor insan anımsayıştan ve bu yüzden hafızasını sildiresi bile gelebiliyor, bu kadar zordur hiç olmadık zamanlarda özleneni anımsamak. İşte bu yüzden diyor ki Murathan Mungan:

                                                      "ben anımsayışın eli olsaydım
                                                       tutmazdım kimseyi hatırımda
                                                       giderdim giderdim giderdim"

Çaresizlik, anımsayış, bekleyiş ve yorgunluktan sonra vazgeçmek var bu şiirlerde... Ve vazgeçmeden bir adım önce gelen kabulleniş... En zoru da bu değil midir zaten? Önce kabul edemez kalbiniz ve beyniniz, mantıklı açıklamalar ararsınız, mücadele edersiniz, reddedersiniz, ısrar edersiniz, oldurmaya çalışırsınız ve olmayacağını görmek istemezsiniz bir türlü; sevmişsinizdir, emek vermişsinizdir çünkü. Güzel olan şeylerin bitmesi için bir neden olmadığını ve sonsuza kadar güzel olarak devam edeceğini düşlemişsinizdir. Güzel olan bir şey durduk yere neden bitsin, değil mi? Kendinizle girdiğiniz uzun mücadeleden sonra, sonunda gerçek olandan kaçamayacağınızı anlar ve istemeseniz de onunla yüzleşirsiniz. Kabulleniş bu noktada gerçekleşir işte. Kabullenişten sonrası da malum: vazgeçmek ve kaldığınız yerden, sizden geriye ne kaldıysa onunla devam etmek. 'Kalbiniz tuzaklarda konaklar, devamsız hikayelerde yaşlanır' ve 'zaman, aldıklarını bir daha yerine koymaz." Vazgeçmek zordur gerçekten. Zordur; kanırtır, acıtır, dışarıya ve muhatabınıza yansıtamadığınız isyanlar  yaratır içinizde. Ama bu kabulleniş ve vazgeçişten sonrası daha kolaydır aslında; mücadeleyi bırakmışsınızdır, yaralarınız sarmaya geçmişsinizdir artık. Tıpkı Mungan'ın dediği gibi yani:


                                        "hem çok zor hem çok kolay
                                         vazgeçmeyi öğrendiğin yaşların başlangıcı" 

Ayrılıkların insana çok şey öğrettiğini görüyorsunuz bu şiirlerde. "Vahşi bir bitki gibi kendi zehriyle çürümeyi", "zamanın ne olduğunu", "yalnızlıkta seslerin birbirine ne çok benzediğini", "intiharın, hayatınızın hiç değişmeyen ihtimali olduğunu", "eşyanın zamanla nasıl uysallaştığını", "zamanla hiçbir şeyin eskisi kadar acı vermediğini" ayrılıklar öğretir size ve en sonunda dersiniz ki: "unutmadım hiçbirini, ama yaşlandım."
Gençken, kalbiniz toyken, içinizde daha acıya yer varken, daha cesaretli, daha atak olabiliyorsunuz; ancak yaşanmış onca şeyden sonra geriye söyleyebildiğiniz sadece şu kalıyor:
yordu, yordum, yoruldum

Yaranız olsun ya da olmasın, ayrılık yaşamış olun ya da olmayın, biri sizi hayal kırıklığına uğratmış olsun ya da olmasın, birini deli gibi özleyin ya da özlemeyin, içinizde bir şeyler yarım kalmış ve bu yarım kalmışlıklar nedeniyle yüreğinize bir boğa oturmuş olsun ya da olmasın, "Timsah Sokak Şiirleri" içinize dokunuyor. Sizin yaşadıklarınız, bir önceki cümledeki "ya da"lardan önceki gibiyse zaten fazla söze gerek yok; okuyun ve yalnız olmadığınızı anlayın, derim.
Göksel'in şarkısından bahsetmiştim ya yazının girişinde, "Kardan Adam", bence bu yazımı fona o şarkıyı alarak okuyun:

08 Şubat, 2014

Virginia Woolf bu kitabı yazdığında 20. yüzyılındaydı dünya. Neden erkek şairlerin ve yazarların, özellikle de başarılı olanların sayısı kadınlarınkinden daha fazla diye abim bana sorduğunda ise yıl 2004’tü. Bu soruya çok içerlemiştim. Kaldı ki kendisi beni okumakta en çok destekleyen, farklı konularda değişik yazarları okumaya iten ve her zaman kitap kurtluğunda örnek alageldiğim bir kardeş olmuştur. Gel gör ki kızkardeşi hiçbir zaman onun kadar okumadığı gibi bir de feminist çıkmış ve tutturmuştur "ben Sevgi Soysal okuyacağım, Virgina Woolf okuyacağım" diye. Jane Austen ile başlayan gizli saklı romantizm, Sevgi Soysal'ın başını alıp gitmesi ve Virginia Woolf'un dik başlılığıyla devam etmiştir. Sene 2014 abim Sevgi Soysal okuyor ve Jane Austen’ı da seviyor. 




Virginia Woolf ile tanışmam beni dumura uğratmadı desem yalan olur. Virginia’nın 'Kendine Ait Bir Oda'sını okuduğumda aklımdan şunlar geçti: Odam var, param da var, niye yazmıyorum? Her halükarda yazmalıydım, ne olursa olsun. Ama yazmak gittikçe zorlaştı, iyi yazmak ise bir hayal oldu ben kalıpların içine sıkışıp, akademik hayatta da sürekli olarak İngilizce yazmak zorunda kalınca. Ve bir gün yine benim hayatımı şekillendiren şiirlerin hep erkek şairler tarafından yazıldığını fark ettim, bu kadar romantik, melankolik ve duygusal idiysem onların aşk anlayışı yüzündendi. Tabii ki burda erkek ve kadın yazarlar olarak ayırmak pek doğru değil, çünkü dünya edebiyatı ırk, millet, cinsiyet ve yaş tanımaz. Ama VW’un yazdığı zamanlarda böyle bir ayrım apaçık vardı, hem de 1929’du sene. Nazizm ve faşizme beş kala...


Woolf içten, derinden, feylesof havasıyla, tam pesimizme düşecekken aklın sesini duyar gibi konuşur. Aklın sesi insanı bir yandan kötümserliğe yöneltse de Woolf’ta bir yazarın tutkusu vardır. Onun sesinde kadınları birliğe çağıran, onları yüreklendiren, çoğu zaman suçu kendimizde aramanın yanlış olduğunu, yüzyıllarca varolmuş olan eşitsizliğin etkilerine bakmamız gerektiğini “eşitsizlik” kelimesini kullanmaksızın, onlarca örnek vererek anlatır.

Neden kendine ait bir oda ve neden kendine ait bir para?

Erkekler kadınların yazar olamayışını hep farklı nedenlere bağlamak istemişlerdir. Burda tabii ki erkekler değil, toplum demek daha doğru olacaktır. Kadının nesne olmadığı bir dünya düşleriz bu kitabı okurken, kadının da erkekler gibi gezdiği, değişik insanlarla tanıştığı, tecrübelerini korkmadan yazdığı bir dünya. Ama o zamanlar kadınlar akvaryumdayken, erkekler okyanustaydı. Akademi, mesela Oxbridge erkek egemendi ve kadınların bir köşede sıralarını beklemeleri gerekmekteydi. Kadınların yazarlıkta geri kalışı birçok sebebe bağlanmaktaydı, onlardan her şekilde bahsediliyordu kitaplarda (aşağıdaki dizgelerde göreceğiniz üzere) ama yazar olarak, kendi hayatlarının öznesi olarak pek az yer alıyorlardı edebiyatta:

 “Ortaçağdaki durumları
Fiji Adası’ndaki alışkanlıkları
Tanrıça olarak tapınılmaları
Tinsel yönden daha zayıf olmaları,
İdealizmleri,
Daha görevbilir olmaları,
Güney Denizi Adaları’nda ergenlik çağı,
Çekicilikleri
Kurban olarak sunulmaları,
Beyinlerinin küçük oluşu,
Daha derin bir bilinçalınta sahip olmaları,
Bedenlerinde daha az kıl olması,
Zihinsel, tinsel ve bedensel yönden daha aşağı
Düzeyde olmaları,
Çocukları sevmeleri,
Ömürlerinin daha uzun oluşu,
Zayıf kasları,
Güçlü şefkat duyguları,
Boş şeyler peşinde koşmaları,
Yüksek eğitim görmeleri,
Shakespeare’in onlar üzerine düşündükleri,
Lord Birkenhead’in onlarla ilgili görüşleri,
Dean Inge’in görüşleri,
Dr. Johnson’ın görüşleri,
Mr Oscar Browning’in görüşleri...
(s.33)


Kadınlar daha kendi seslerini duyuramazken yazıyordu VW bunları. Daha da önemlisi kadınların yazamayışları fiziksel ve zihinsel özelliklerine bağlanıyor, onların sosyo-ekonomik şartları hiç hesaba katılmıyordu. Kadınlar kendilerini erkeklerin onları tanıdığı kadar ve tanıdığı şekilde tanıyorlardı. Bu kitabı ne kadar da okusam doyamıyorum Woolf’un sözlerine. 


Belki de ülkemizde hala var olan bu sorun, beni bu kitabı daha da çok düşünmeye, bir kere daha okumaya itiyor. Aileleri tarafından destek görmeyen yazar olmak isteyen kadınlar geliyor aklıma, ailesi herhangi bir şekilde ekonomik olarak destek olmadığı için okuyamayanlar... Kardeşlerine bakmak zorunda kalan büyük ablalar. Genç yaşta evlendirilenler. Yazar olacakken dört duvar arasına kapanmak zorunda kalanlar, bir kağıt kalemi olsa da dertlerini yazamayacak kadar eğitim göremeyenler. 

O zamanın toplumunda kadının (kendisinin de) sosyoekonomik durumunu en güzel şekilde ifade eden VW şöyle der: “Çantamda on şilinglik kağıt para daha vardı; paranın farkına vardım, çünkü para çantamın kendiliğinden on şilinglikler doğurma gücü hala nefesimi kesen bir gerçek olmayı sürdürüyor. Çantamı açtım, işte oradalar. Toplum, yalnızca adını paylaştığım bir halanın bıraktığı belirli sayıdaki kağıt parçaları karşılığında bana, yatacak yer ve yatak, kahve ve tavuk veriyor.” (s. 42)

Aynı zamanda o zamanki değerlere göre kadının nerede ve ne kadar yazabileceği belirlenmişti. Jane Austen’ın dünyayı gezme şansı olsaydı farklı bir şeyler üretecekti elbette ama o toplumsal hayata karışabileceği kadar karışmış ve buna göre de bir kadının gözlemlerini en ince ayrıntısına kadar anlatabilmişti. Çünkü kadının toplumdaki yeri ile erkeğin toplumdaki yeri fazlasıyla ayrışmaktaydı. Kınanan ve dört duvar arasına sıkışan kadınları da inceleyen VW erkek ve kadın edebiyatçıların hayat tecrübeleri arasındaki tezatı gözler önüne seriyor:

“Aralarından birinin George Eliot’ın büyük sıkıntılardan sonra kaçıp kurtulduğu doğru, ama onun da sığınabildiği tek yer St. Johns Ormanı’nda gözden ırak bir villa olmuştu. Ve dünyaca dışlanmasının gölgesi altında gidip oraya yerleşti. ‘Açıkça davet edilmeyi talep etmediği sürece hiç kimseyi eve davet etmeyeceğimin anlaşılmasını isterim,’ diye yazıyordu; madem evli bir adamla günah içinde yaşıyordu, varlığı bir Mrs. Smith’in ya da eve rastgele gelen herhangi birinin saflığını bozmaz mıydı? Kişi toplumsal geleneğe boyun eğip “dünya denen şeyden uzak” kalmalıydı. Aynı yıllarda, Avrupa’nın öbür yakasında bir Çingene kızıyla ya da soylu bir hanımefendiyle istediği gibi yaşayan; savaşlara giden; kitaplarını yazmaya koyulduğunda muhteşem bir biçimde işine yarayacak çeşitli yaşam deneyimini hiçbir engelleme ve sınırlama ile karşılaşmadan elde eden genç bir adam yaşıyordu. Eğer Tolstoy evli bir hanımefendiyle ‘dünya denen şeyden’ uzak olarak bir kır evinde yaşamış olsaydı, bundan alınacak törel ders ne denli iyi bir örnek oluştursa da, Savaş ve Barış’ı zor yazardı, diye düşündüm.” (s.79)

Seni seviyorum Virginia Woolf. Ve merak ediyorum bazen neden o taşlar ceplerinde daldın o derin sulara... 



Bu kitap sosyolojik ve tarihsel anlamda her zaman önemini koruyacaktır, buna hiç şüphem yok. İletişim Yayınları'nca yayınlanan kitabın çevirisi Suğra Öncü’ye ait. Herkese şiddetle tavsiye ederim, özellikle de yazarlığı meslek olarak düşünen korkusuz kadınlara!

Bu kitabı ilk Türkçe okudum, sonra İtalyanca dinledim her gece yatmadan. Virginia Woolf her gece beni rüyalara yatırdı, güzel günlere uyandırdı.  Şöyle dediği için de ayrıca yüreklendirdi: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın.” 

Ufak bir not: Eğer izlemek isterseniz 2002 senesinde gösterime giren "Hours" güzel bir VW deneyimi olabilir. 






02 Şubat, 2014


 Halide Edip,  özellikle 1920’lerle birlikte Anadolu insanını konu alan ve siyasi içeriği ağır basan gerçekçi romanlar yazmaya başladı. Bu dönemde en çok ses getiren eseri 1922 senesinde İkdam Gazetesi’nde tefrika edilen ve kısa bir süre sonra da sinema salonlarında gösterime giren Ateşten Gömlek’tir.

Eserin ana karakterleri, hastabakıcı Ayşe, Ayşe’nin kardeşi Cemal, Binbaşı İhsan ve Dışişleri memuru Peyami’dir. Hikayeyi, Peyami’nin hastanede kaleme aldığı bir hatıra defterinden öğreniriz.

Yıllar öncesinde Peyami, amca kızı Ayşe’yle evlendirilmek istendiğinde, buna itiraz etmiş ve bir fırsatını bulup Almanya’ya kaçmıştır. Oysa savaşın ardından, mücadeleci kadın kahraman Ayşe’ye aşık olacak, verdiği karardan ötürü pişmanlık duyacak fakat duygularını ona hiçbir zaman açıklayamayacaktır. Ayşe ise, İstanbul’da tanıştığı başka bir akrabasıyla evlenir. Ama İzmir işgali sırasında eşini ve oğlunu kaybeder. Bu yüzden, yeniden İstanbul’a, akrabası Peyami’nin yanına gelmek durumunda kalır. İstanbul’da Cemal’in arkadaşı, İhsan’la tanışır ve bu onun için yeni bir hikayenin başlangıcı olur. Öte yandan, İstanbul’un işgalinden sonra hayat şartlarının giderek zorlaşmasıyla birlikte savaşa katılmak için önce İhsan ve Cemal, daha sonra da Peyami ve Ayşe Anadolu’ya geçecektir. Bundan sonra, Anadolu’da bir çete kurup, ulusal harekete olan desteği arttırmaya çalışırlar.   

Ateşten Gömlek, bir belgesel roman özelliğinde, idealize edilmiş karakterleri, gerçekçi anlatımı ve etkileyici mekan tasvirleriyle önemli bir dönem eseri. İstanbul’un işgaline karşı coşkulu konuşmalarıyla hatırladığımız, işgalden sonra savaşa katılmak için Anadolu’ya geçen, savaşın ardından da Anadolu’da meydana gelen tahribatı incelemek için kurulan Tetkik-i Mezalim Komisyonunda yer alan ve buradaki gözlemlerine dayanarak bu eseri kaleme almış bir yazarın gerçekçiliğiyle de bütünleşmiş bir eser.

Halide Edip de, romanının isim babası olan Yakup Kadri’ye ithafen yazdığı önsözünde “Sakarya silah arkadaşlarımın ‘Ateşten Gömlek’te birkaç solgun aksini İstanbul, ihtilal ve ordu günlerinden alıp kağıt üstüne koymağa çalıştım” diyerek anlatır kitabını.

Bu eser, erken Cumhuriyet dönemi sinemasında da farklı bir iz bırakıyor. Ateşten Gömlek filminde ilk kadın tiyatro ve sinema sanatçılarından olan Bedia Muvahhid, Ayşe’yi ve Munire Hanım (filmin afişinde Neyyire Neyir olarak yer alıyor) ise Kezban isimli köylü bir genç kadını oynamıştır. Bu film, yazarının ve oyuncularının “Müslüman Türk kadın” kimlikleriyle öne çıkıyor. 1923 senesi, Süs Dergisi’nde yayınlanan bir makalede, tam anlamıyla Türk mahsulü bir film olarak nitelendirilmiş ve özellikle ilk kez bir filmde Türk kadınlarının rol almış olmasından övgüyle bahsedilmiştir.[1]

Zaten Cumhuriyet’in ilk yıllarında, sinema kadınlar için yeni ve farklı hayat imkanları sunan bir mecra. Sinemanın gündelik hayata girişiyle birlikte, kadınlar hem izleyici hem de oyuncu olarak modern hayatın içerisinde yeni bir mecrada yer almaya başlıyor. İşte böyle bir dönemde Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan bu eser gösterime girdiği andan itibaren yoğun bir ilgiyle karşılaşıyor. (Bu ilgi 1920’lerde sayıları giderek artan sinema salonları ve izleyici kitlesi düşünüldüğünde önemsenmeye değer.)

Dönemin koşulları içerisinde Ateşten Gömlek hem kitap hem de film olarak büyük bir popülerlik elde ediyor. Bir yandan “yeni toplum” ideallerinin ifade edildiği ve bir yandan da savaşın Anadolu’da yarattığı etkilerin detaylı bir şekilde gözler önüne serildiği bu eserin edebiyat ve sinema tarihimizde çok farklı bir yeri olduğu aşikar. 




  
[1] “Bedia Muvahhid Hanım Ateşten Gömlek Filminde” Süs Dergisi (Haftalık Edebî Hanım Dergisi), 16 Haziran 1923, sayfa 11.



01 Şubat, 2014

Hayat bana biraz merhamet et!


Bloğumuzu takip edenler yazılarımdan bilirler. Çocuklara dair hikayeler beni derinden etkiler. En sevdiğim eserlerden biri de Şeker Portakalıdır. İşte aslında Türk dizilerini izlemeyi sevmememe rağmen bir Ankara-İstanbul yolculuğu esnasında otobüsteki kanalları dolaşırken rastladığım Merhamet adlı dizi tam da bu nedenle beni çok etkiledi. Moskof Receple Kara Hatice'nin kızı Yaslıhanlı Narin'in hikayesinin farklı ve izlemeye değer olduğunu düşündüm. Dizinin ilk bölümünü de böyle bir ruh hali içinde soluksuz ve gözümde akan yaşlarla bu otobüs seyahatinde izledim.



Ardından bir gece televizyonda dizinin tekrar bölümlerine rastlamam çok etkilendiğim bu diziyi yeniden hatırlamama vesile oldu. Dizinin Hande Altaylı'nın Kahperengi adlı ünlü eserinden uyarlama olduğunu da aynı gün annemden öğrendim. Ertesi gün de büyük bir heyecanla Doğan Kitap tarafından basılan bu romanı almaya gittim. Romanın olay örgüsüne geçmeden önce ilginizi çekebileceğinizi düşündüğüm diziyle ilgili bir röportajın linkini sizlerle paylaşıyorum.

Bir otobüs yolculuğunda tanıştığım Yaslıhanlı Narin'in hikayesini bir uçak yolculuğunda baştan sona soluksuz bir biçimde okudum. Romanı okurken çocukluğa, aileye, aşka, hayallere kısacası hayata dair pek çok şeyi yeniden düşündüm: en çok da aileye ve ilk aşka dair. Öyle ki ikisi de kolay unutulmuyor ve hayatımızda derin izler bırakıyor, sadece Narin için değil hepimiz için.... Roman Narin'in ilk aşkı Fıratla en yakın dostu Deniz'in partisinde karşılaşmasıyla başlıyor, hem de Deniz'in kız kardeşi Irmak'ın sevgilisi olarak. Bu ilk karşılaşmada her ne kadar ikisi de birbirini tanımamış gibi davransalar da romanın ilerleyen bölümlerinde durumun böyle olmadığını anlıyoruz. Narin Yaslıhan'da doğmuştur. Zayıf bir anne figürü ve eşiyle parası için evlenmiş ancak hayal ettiği paralara erişemeyince hayatı eşine ve üç çocuğuna (Narin, Mehmet ve Şadiye) zehir eden ve onlara asla sevgi göstermeyen bir baba figürü vardır hayatlarında. Babalarının komşularının eşiyle kaçıp gitmesi sonrasında dörtlünün hayatı oldukça zor geçmiştir. Narin bir yandan okumaya devam ederken bir yandan da bir kuaförde çalışarak ailesine destek olmaya çalışır. Üniversite sınavını kazandığı gün aldığı karar ise hayatındaki kilit kararlardan biri olacak ona hem İstanbul'u, hem başarılı bir kariyeri, hem de yakın dostu Deniz'i getirecektir. Fırat'ın Narin'in ailesinin ölümüyle ilgili haber vermesinin ardından ikisinin Yaslıhan'a gitmeleri ise bu ikilinin hayatında ikinci bir başlangıca neden olacaktır. Romanın iki katmanlı yapısını da çok başarılı buldum. Bu iki katmanlı yapı içerisinde bir yandan Yaslıhan öte yandan İstanbul bir yandan Narin'in çocukluğu, ailesi öte yandan kahramanımızın yetişkinliği, Denizle olan arkadaşlığı, Fıratla olan aşkı çok başarılı bir biçimde tasvir edilmişti. Aslında karşılaştırma yapmayı pek sevmem ama bu yönüyle eseri bir başka çok sevdiğim dizi olan Çemberimde Gül Oya'ya benzettim.


Son olarak kitaba dair çok beğendiğim iki alıntıyı sizinle paylaşmak istiyorum. İlk alıntı aslında bana Şeker Portakalındaki Zezemi hatırlattı. Zeze İsa'ya kızıyordu, şanssız olduğunu düşünüyordu, neden beni sevmiyorsun Küçük İsa diyordu. Kahperengi'de ise bunun bir kontrastını görüyoruz. Narin'in Denizle tanışması ve Denizin hayatıyla ilgili ayrıntıları öğrenmesi sonrasında değişen fikirlerini yansıtan bu alıntıyı bir yandan da bana Şeker Portakalı'nı hatırlattğı için çok sevdim: "Şanslı doğmak diye birşey yoktu. Doğan her insan şanssızdı ve sabırla bunu öğreneceği günü bekliyordu. Artık bütün zenginlerin mutlu olduğunu sandığı çocukluk günleri geride kalmıştı. Tıpkı akmış rimel gibi, zenginlik de mutsuzluğu daha acıklı hale getiriyordu" (180- 181).

Kitap'ta etkilendiğim bir diğer alıntı da aileye dair ve bu alıntının Narin'in içine doğduğu aileyi çok iyi yansıttığını düşünüyorum: "Bir aileden çok tesadüfen yolları kesişmiş insanlara benziyorlardı. Bir yuvayı paylaşan insanlar değil de bir handa karşılaşmış yolcular gibiydiler. Kan bağıyla bağlı olması gerekirken kan uyumsuzluğundan mustarip beş kişi. Tütmeye değil, sönmeye mahkum bir ocak. Çektiği acının, yanan yüreğinin göğsüne oturan taşın sebebi özlem değil, kimsesizlikti. Kimsesizlik" (205). Yazımı dizinin ilk bölümünün fragmanını paylaşarak bitiriyorum. Diziseverlere iyi seyirler ve eseri okumayanlara da şiddetle okumalarını tavsiye ederim. Bu eserde hayata, ilklere ve herşeyden önemlisi kendi yaşamlarına dair çok şey bulacaklardır. İyi okumalar!

26 Ocak, 2014



"Yazarlığım insanlığımdan sonra gelir"


[Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli filminin gösterime çıkmasının ardından yapılan bir söyleşide kullandığı ifadesidir.]


Yusuf Atılgan edebiyat dünyamızda  Aylak Adam ve Anayurt Oteli ile tanınan bir yazardır. Bu iki romanının dışında tamamlanmamış olan Canistan adlı bir romanı, Yapı Kredi Yayınları tarafından Bütün Öyküleri şeklinde toplanmış öykü kitabı ve Ekmek Elden Süt Memeden adlı bir  masal kitabı bulunmaktadır. 


Yusuf Atılgan'ın eserlerini anlayabilmek için öncelikle onun hayatına dair bilgiye sahip olmak gerekmekte bana göre. Çünkü diğer yazarlarımızdan çok daha farklı bir yol seçmiştir kendisi. 1921'de Manisa'da doğmuştur. İstanbul Üniversitesinde bugünkü ismiyle Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiştir. Üniversitedeki hocaları arasında Halide Edip Adıvar ve Ahmet Hamdi Tanpınar da vardır. Okulu bitirdikten sonra kısa bir süre öğretmenlik yapar. Bu işi çok sevmiştir. Hatta Refik Durbaş ile yaptığı bir röportajda kendisine sorulan "Dünyaya bir daha gelseydin roman mı yazmak isterdin?" sorusuna; "Öğretmen olmak isterdim, öğretmenliği çok sevmiştim" diye cevap verir. Ancak öğretmenlik mesleğine -bugün kaldırılmış olan TCK'nın  141. maddesi nedeniyle 1945'te ceza evine girmiş olduğundan- devam edemez. Yusuf Atılgan bu dönemi daha sonraları hiç anmak istememiştir. Bu olaydan sonra Manisa'ya geri döner ve toprak işleriyle uğraşmaya başlar. Tüm bu zaman zarfında yazmaktadır ancak yazdıklarına çok kıymet vermez.  Hatta yazdığı bazı eserleri değersiz görerek, sonradan çok pişman olmuştur, yakmıştır. Tercüman Gazetesi'nin 1955 yılında (bu tarih farklı kaynaklarda 1953 yada 1956 olabilmektedir) düzenlediği öykü yarışmasında "Evdeki" (Nevzat Çorum imzasıyla) birincilik ve "Kümesin Ötesi" ( Ziya Atılgan imzasıyla) dokuzunculuk ödülü kazanmıştır.

Aylak Adam adlı romanı ise Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı roman yarışmasında ikincilik ödülü almıştır (1957-1958). O yıl birincilik ödülünü "Yılanların Öcü" ile Fakir Baykurt, üçüncülük ödülünü ise Ömer Sakıp "Ne Ekersen" ile almışlardır. Diğer iki roman gazetede yayımlanmasına rağmen Aylak Adam yayımlanmamıştır. Refik Durbaş ile yaptığı röportajında bu konu ile ilgili olarak şöyle demiştir: "Gerçi tefrika edilirse ayrıca bir para almayacaktım. Tefrika edilecek bir roman değil, diye düşünmüşler galiba. Ama tefrika başına 3-4 gün sonra bir özet koyarlar ya, işte onu hep merak etmişimdir."  Roman üç binlik ilk baskısının ardından "ağır satıldığı ve okurlarca çok tutulmadığı" nedenleriyle ikinci baskıya uzunca bir süre girememiştir.

Anayurt Oteli (1973) isimli romanı, adını Manisa'daki Ana Vatan Oteli'nden alır. Yusuf Atılgan bu otelde konaklamış ve "tüm gün boyunca otelin içinde yaşamanın nasıl bir şey" olduğunu düşünmüştür. Otelin işletmecileri Zebercet ve oğlu Ahmet Efendi'dir, kitapta ise bu durum tersine çevrilmiştir. Roman 1973 yılında yayımlandığında ciddi bir tartışma konusu haline gelmiştir. Beğenenler eseri "yılın eseri" diye tanımlarken, beğenmeyenler kitabı "şey" diye bile tanımlamışlardır. Dönemin koşulları içinde Zebercet'in bu kişisel bulanım öyküsü bazı kişilerce "gereksiz" görülmüştür. Ancak daha sonraları eseri "müstehcen" olarak tanımlayan yazarlar bile, "o gün yanlış yapmış olduklarını" sonradan kabul etmişlerdir.

Yusuf Atılgan, 1974'te evlenmiş ve İstanbul'a taşınmıştır, bu şekilde Manisa'da kurduğu hayatı son bulur. 1979 yılında baba olmuştur; farklı yayın evlerinde danışman, çevirmen ve redaktör olarak çalışır. 1987 yılında Anayurt Oteli, Ömer Kavur tarafından sinemaya aktarılır. Zebercet karakteri Macit Koper tarafından çok başarılı canlandırılmıştır. Film ulusal ve uluslararası platformlarda pek çok ödül alır. 

1989 yılı Yusuf Atılgan için hastalıklarla dolu olarak geçer ve 9 Ekim 1989'da dünyaya gözlerini son defa kapatır. Bu dönemde başka bir roman üzerinde çalışmaktadır ancak tamamlayamaz. Canistan adlı bu romanı daha sonra Yapı Kredi Yayınları tarafından 2000 yılında basılır.

Yusuf Atılgan'ın hayatına kısaca baktıktan sonra kitaplarla ilgili yorum kısmına geçebilirim artık sanırım.

Aylak Adam

1959 yılında yayımlanan bu roman Yusuf Atılgan'ın ilk kitabıdır. Romanın baş karakteri C, babasından kalan mirasla yaşamakta, kazanç sağlayacak bir iş yapmamaktadır. Günleri kendine göre uğraşlar bularak geçirir. En sevdiği şeylerden biri sinemaya gitmektir. Kalabalıktan, insanların ikiyüzlülüğünden, toplum baskısından, sıradan bir insan olmaktan nefret etmektedir. C, gerçek aşkı aramaktadır aslında. "Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir Kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!" (sf 149) 


Roman boyunca C'yi iki kadınla görürüz; Güler ve Ayşe. her ikisi de onun aradığı kadın değildir. Ayşe onun aradığı kadına, her ne kadar daha yakın da olsa ona bağlanmak C için korkutucudur. İkili ilişkiler üzerindeki toplumun yarattığı baskıdan hiç hoşlanmaz. Onun sorunlarından biri toplumun; orada olmasa da, "orada"ymış gibi yarattığı baskıdır. Güler'in sarhoş olarak evine geldiği  gece "Bu mavi boşlukta etimiz bile sonuna dek sevişemiyor. Çünkü bu ses geçmez, ışık sızmaz odada bile başkaları bizimle birlik." (sf 85) diyerek bu baskıyı anlatır. Ona göre iki insanın bu denli yakınlaştığı bir anda bile "başkaları"nı düşünebiliyor olmasında sevgisinin gerçek olmayışının da payı vardır; "Önemli olan pencereden bakıp bakmadıkları değil, onun dudaklarına yaklaştığı zaman bunu düşünebilmesiydi. Yoksa kişi, dışarıdakilerden hiç mi kurtulamayacaktı?"(sf 119) 

O, asla "eli paketliler"den de olmak istemez çünkü ona göre "Komşusunun saygısını yitireceğinden başka sıkıntısı olmayanlar" dır onlar. Ya da bir lokantadaki "müşteri" olmak onun için kabul edilemez bir şeydir. Devamlı bunlardan kaçar. Her gün aynı şeyi yapmak ona göre değildir. " 'İş avutur', derdi babası. O böyle avuntu istemiyordur. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu." (sf 41) Bu tekrar hali C için bir kabustur çünkü onun da aslında kaçtığı bir şey vardır. O da babası gibi olmak istemez. Onun hayatla, kadınlarla, çalışmakla ilgili yaşadığı sorunların temelinde babası ile olan sorunu vardır. Babasından nefret eder. Hatta bu nefreti şöyle dile getirir; "Hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir." (sf 123) 

Roman C'nin hayatından, kıştan başlayarak güze kadar dört mevsimlik bir kesit sunar. Yazıldığı dönem ve koşullar dikkate alındığında, hayata bakış ve algılayış açısından çok ileride duran bir roman kahramandır C. Toplumun alışıla gelmiş kurallarına tek başına karşı çıkışı karaktere duyulan sevgiyi arttırmaktadır. Romanın anlatımı açısından bakıldığında da çok farklı bir eserle karşılaşıldığı görmekteyiz. Klasik roman anlatımından farklı olarak, monologların, iç konuşmaların, bilinç akışı tekniğinin, mektup, günlük gibi tarzların harmanlandığı;okuyan kişi açısından başlarda biraz zorluk yaratsa da dikkatini korumasını sağlayan bir tarza sahip. Bu özellikleri doğrultusunda Aylak Adam romanı okuyucuyu kolay kolay kendine yaklaştırmayan karakteri C ve okuyucudan çaba isteyen tekniği ile, modern edebiyat açısından önemli bir yere sahiptir.

Anayurt Oteli


Yusuf Atılgan'ın 1973'te yayımlanan Anayurt Oteli adlı romanı yayınlandığı dönemde pek çok tartışmaya konu olmuştur. Roman Zebercet isimli otel katibinin yaşadığı ruhsal kırılmayı ve sonuçlarını anlatmaktadır. Zebercet, katipliğini yaptığı otelde ortalıkçı kadın ve bir kedi ile birlikte yaşamaktadır. Tüm dünyası bu otelden ibaret olan, dış dünya ile iletişimi otele gelen müşteriler ve alışveriş yaptığı bir kaç yer ile kısıtlı kalan bir adamdır. İçinde yaşadığı kasabadan öteye öteye gitmemiştir. Yalnızdır. Sevilmemiştir. Bir perşembe gecesi gecikmeli Ankara treni ile gelen kadına aşık olur. O ana kadar ortalıkçı kadınla yaşadığı sevgisiz cinsellikten başka bir kadınla ilişkisi olmamıştır. Gecikmeli Ankara treni ile gelen kadının odada bıraktığı eşyalar artık onun için kutsallık derecesindedir. Ve o kadını beklemeye başlar. Hayal dünyasında yarattığı "onun geri geleceği" gerçekliği ile kendine çeki düzen vermeye karar verir. Berbere gider bıyıklarını kestirir, yeni kıyafetler alır, gençleşir. Ama o kadın gelmez. Gecikmeli Ankara Treni ile gelen kadının gelişi ve Zebercet'in onun gelmeyeceğini anladığı an onun hayatına büyük bir kırılma yaratır. Zaten çok anlamlı olmayan hayat Zebercet için tüm amacını da kaybetmiştir. 

Roman psikolojik çözümlemelerle dolu, detayların, betimlemenin çok önemli yer tuttuğu bir eser. Yusuf Atılgan bize o oteli ve insanları o kadar incelikle anlatıyor ki adeta kafamızda hepsini çizebiliyoruz, öyle ki Zebercet ile karşılaşsak tanıyabilecek noktaya geliyoruz. Bir insanın yalnızlığı, amaçsızlığı, tek düze bir hayatın içine kıstırılmış olma hali sizi tamamen sarıyor. Aydınlık bir günde okurken bile, kendinizi güneşin yüzünü göstermediği kasvetli bir kış gününü yaşıyor gibi karanlıkta hissediyorsunuz. Romanla ilgili döneminde yapılan eleştirilerden bazıları, Zebercet'in cinsellikle ilgili hayal ve yaşantısının romanda geniş yer bulması üzerineydi. Ancak ben bu eleştirilere katılmıyorum. Onun ruh halini anlamak için o anlatımların olması gerekli bence. Bunun dışında Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'da da dikkat çektiği bir noktayı yeri gelmişken burada belirtmek istiyorum "Adam kalkıyor, yüzünü yıkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. Hiç mi çişi gelmedi? İnanılacak şey değil." (sf 13) Her ne kadar okuyan için kolay ve iç açıcı olmasa da edebiyat insana dair olanı anlatma sanatı olduğundan, bana göre, insani olan her şey edebiyatta yer bulabilmelidir. Bu açıdan her ne kadar rahatsız edici sahneleri göz önüne serse de bunları karakteri anlamamız açısından önemli buluyorum.

Son olarak edebiyatımızın az eser vermiş ancak gerek yarattığı karakterler açısından gerekse de anlatım tekniği açısından bu önemli yazarımızın eserlerini ilk fırsat bulduğunuzda okumanızı tavsiye ederim.

Kaynakça
Yusuf Atılgan'a Armağan, der. Turan Yüksel, Yapı Kredi Yayınları, 1992