25 Ağustos, 2012


Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları, 
İthaki Yayınları, 20. basım, 2005


Bugün biraz kütüphanenin önünde durmak biraz da düşünmek suretiyle “acaba Türk edebiyatında en çok hangi yazarların kitaplarını okudum” diye küçük çapta bir beyin fırtınası yaparken, gözlerim yan yana duran iki kitaba takıldı: Kemal Tahir’den Esir Şehrin İnsanları ile Yakup Kadri’den Sodom ve Gomore. Konu bakımından birbirinden çok uzakta olmayan bu iki kitaba bakarken, en çok okuduğum iki yazarın da kendileri olduğunu fark ettim. (Evet, biraz arkaik bir yapım olabilir, kabul!)  İki eser de, çok farklı iki üslupla yazılmış olsalar dahi ele aldıkları dönem bazında epeyce kesişmektedir ve büyük farklılıklara rağmen aslında ikisinin de üstüne basa basa anlatmaya çalıştığı bazı noktalar temelde aynıdır. Ancak bu yazıda, Yakup Kadri’yi bir başka sefere öteleyerek, Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları kitabından bahsetmek istiyorum.

İlk kez 1956’da okuyucuyla buluşan Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı ile birlikte“Esir Şehir Üçlemesi”ni oluşturuyor. Üçlemenin içinde en severek okuduğum bu kitap, temelde romanın ana karakteri Kamil Bey’in çevresinde gelişen olaylar üzerinden özellikle mütareke dönemi İstanbul’unu, şehrin aydınlarını, basınını ve üst sınıfının durumunu anlatır. Mütareke döneminde İstanbul deyince, hep aklımıza işgal güçleriyle iş birliği yapan, Anadolu hareketini küçümseyen, memleket işgal altındayken, balolar tertip eden bir üst sınıf aydın zümresi akla gelir. Yukarıda bahsettiğim Sodom ve Gomore bunun tipik bir örneğidir. Esir Şehrin İnsanları’nda ise Kamil Bey’in eşinin ailesi çerçevesinde benzer bir zihniyet görmek mümkünken, asıl vurgu Kamil Bey’in de dâhil olduğu bir grup Osmanlı aydınının direnişe olan katkısındadır. Kamil Bey, kendisine başka fırsatlar, yani kısaca daha rahat bir yol sunulmuşken, kendisine “doğru” görünen yolu seçer, idealist davranır, direnişe katılır ve hapsi boylar. Kısaca, mütareke İstanbul’unda, tehlikeli olduğunu bilseler dahi, yollarından dönmemiş bir aydın zümresi, Anadolu hareketi için bir şeyler yapmaya çalışır. Ve bu olaylar zinciri Kemal Tahir’in akıcı ve yalın dilinden anlatıldığında kesinlikle okunmaya değer bir hale bürünür.

Kamil Bey’in başına gelenlerden hareketle yazıyı yazarken aklıma gelen soruyu paylaşmak istiyorum: Acaba bize “doğru” görünen yolda ilerlemenin, kolayı sevmemenin, zor olanı seçmenin her zaman ağır bir bedeli var mıdır? Belki her yerde değil, ama Kamil Bey’in topraklarında kesinlikle öyle... Kamil Bey’in topraklarında ne kadar idealist davranırsanız, o kadar hor görülür, o kadar baskı görür ve o kadar da yalnızlaşırsınız. Burada sadece kitabın aktarmaya çalıştığı gibi büyük bir meselede ortaya konan bir idealizmden bahsetmiyorum. Aksine, aile, aşk, arkadaşlık, iş ilişkilerine kadar sirayet etmiş bir anti-idealizmden, aynılaşmadan, “normal” denen ve ne olduğunu hala çözmeye çalıştığım ve sonunda kolay olan olduğuna kanaat getirdiğim olgular bütününden bahsediyorum. Her meselede ve her ortamda, idealizmin muhakkak bir bedeli de beraberinde getirdiği bu toplumda, bu kitabın beni aslında hedefi haricindeki bu düşüncelere itmesi de çok şaşırtıcı olmasa gerek. Ancak yine de, şu an yazdıklarımı çok karamsar gören ve kendi hayatının kitabı için, “bu eserin bir de diğer ciltleri var” diyerek, umudunu yitirmeyenler ve dik durmaya çalışanlar için Kamil Bey’in eşiyle konuştuğu bir bölümden alıntı yaparak noktalamak istiyorum:
“Nihayet, hepsini bir yana bırakarak cesaretin ne olduğunu bulmaya karar verdi. Sonunda şu inanca geldi: Cesur adam, o korkak adamcağızdır ki cesaret isteyen yerde, hele diğer insanların önünde korkuya yenilmez. Her şeyi sarsan korkuya rağmen dizlerini bükmemeyi, sesini kaybetmemeyi, ayakta kalmayı becerir. En garibi, bu kuvveti de ona karşısındakiler, yani kendisini korkutanlar verir. ‘Öyleyse, biz bir cesur adamız karıcığım’ dedi, ‘öyle de kalacağız!’” (s.426)

Meraklısına not: Eğer TRT'nin eskiden yapmış olduğu dönem dizilerinden hoşlanıyorsanız, Fikret Kuşkan, Emre Kınay, Başak Köklükaya gibi isimlerin rol aldığı 8 bölümlük Esir Şehrin İnsanları dizisini de seyredebilirsiniz.  


13 Ağustos, 2012

Bonbon Palas'tan Bit Palas'a

             “güzelliğini hep içten içe kıskandığı hemcinslerini yıllar sonra karşılaştıklarında solmuş, çökmüş, pörsümüş bir halde bulan bir kadının kem memnuniyetiyle baktı İstanbul’a” Bit Palas

 
Bit Palas ile ilgili yorumlarımı yazmaya başlamadan önce, bu kitabı neden seçtiğimi anlatma ihtiyacı hissediyorum. Bit Palas, Elif Şafak'ın , Şehrin Aynaları ve Mahrem'den sonra yazdığı dördüncü romanıdır. Elif Şafak'ı sevmeye devam ettiğim Araf'a kadar olan bu beş kitaplık serüven içinde Bit Palas'ın ayrı bir yeri var. Bu roman birbirinden çok farklı insanların aynı apartmanda yaşadıkları ortak hayatı anlatır. Ne anlattığından çok nasıl anlattığıdır bu romanı güzel kılan; ayrıntılar, tespitler, betimler ve çözümlerle okurken insanı kimi zaman yoran kimi zamansa güldüren yanları vardır. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim bir şey var ki; Elif Şafak bu romanın ardından Araf adlı bir roman daha yazıp - ki bence en iyi romanı odur- sonrasında, en azından benim için, edebiyat sayfalarından çıkıp magazin hatta reklam reklam sayfalarına kaymıştır. Yine de güzel olanın altının çizilmesi gerektiğine inandığımdan bu roman hakkında hissettiklerimi paylaşmak istiyorum.



Romanda, 1966 yılında, eski mezarlar üzerine kurulu olan bir semtte Art Nouveau mimari tarzında yapılmış bir apartman olan Bonbon Palas’ta yaşayanların hikâyeleri anlatılır. Art Nouveau tarzı bilerek seçilmiştir çünkü bu tarz mimari yapılarda apartmanın her katı başka bir plana göre yapılır. Böylece her katta yaşayan insanlar bir yandan aynı mekânda yaşarken diğer yandan farklı bir mekânda yaşarlar. Bonbon palas, eski bir Rus generali olan Pavel Pavloviç Antipov tarafından karısı Agripina Fyodorovna Antipova için yaptırılır.  Pavel Pavloviç Antipov ve Agripina Fyodorovna Antipova’nın Bonbon Palas’taki hikâyeleri 1972’de son bulur ancak romanda daha geniş yer bulan apartman sakinlerinin yaşadığı tarih “şimdi”dir. Şafak’ın önceki romanlarıyla kıyaslandığında daha az katmanlı bir yapıya sahip olsa da ‘daha önce’si, ‘önce’si ve ‘şimdi’si ile farklı zamanlardan hikâyeler birbirlerine bağlanarak bu romanın kurgusuna şeklini verir.

Bit Palas’ın asıl hikâye kısmında ise, 10 dairelik bu apartmanın ortak sorunu olan kötü kokunun belirleyiciliğinde karakterler yerlerini alır. Her ne kadar kadın karakterler üzerine yazılmış bir roman olmasa da, benim için 7’sinden 70’ine mutsuz kadınların yaşadığı bir yerdir.  Örneğin; evlenip ülkesini terk ederek kocasıyla İstanbul’a yerleşen Nadya, ülkesinde böcek bilimci olarak çalışırken, İstanbul’a gelince ev kadını olmuş, ideallerinden vazgeçmiş kendini kocasına adamıştır. Bu adanmışlığın karşılığı romanda şu şekilde ifade edilir;
“Önceleri geçici olarak, uygun bir iş buluncaya kadar yapacağını sandığı ev hanımlığını nasıl olup da bu kadar kısa zamanda benimseyebildiğini kendi de bilmiyordur. Bir gün eve gelen bir düğün davetiyesinin üzerindeki yazıya takıldı. Metin Çetin ve karısı Nadya’nın bu mutlu günümüzde aramızda olmasını dileriz. Boş gözlerle baktı düğün davetiyesine. Nadya Onissimovna değil, Nadya Çetin de değil. Karısı Nadya olduğunu ilk o zaman fark etti.” (s.184).

Benzer şekilde ‘7 Numara’da oturan ve temizlik takıntısı nedeniyle “Hijyen Tijen” olarak anılan kadın da kocası tarafından aldatılmaktadır ve aslında Tijen’in temizlik takıntısının kaynağı aldatılmanın verdiği kirlenmişlik hissindir.

Aldatılan kadınların yanı sıra, karısını aldatan bir diğer karakter olan Zeytinyağı tüccarının metresi olan Mavi Metres de madalyonun diğer yüzü olarak Bonbon Palas’ta yaşamaktadır.
“Önceleri mavi idi, sonra metres. İkisinin arasında savrulduğu dönemler oldu. Ama bir mavi bir metres olmaktan çıkıp, hem mavi, hem metres olmaya Zeytinyağı tüccarının Bonbon Palas’ın 8 numaralı dairesini kiralamasıyla başladı. Ona bir ev açtığı andan itibaren bariz bir şekilde değişip kabalaştı adamın tavırları”(s.156)

Başta da belirttiğim gibi kadınlar üzerine kurulu bir roman değildir Bit Palas. Çöp kokusudur asıl kahramanı ve onu yenmenin batıl yolları. Belli bir karakterle özdeşim kurmak kolay olmasa da her karakterde tanıdık gelen bir yan bulmak mümkündür. Ama aynı çatı altında barındırdığı zıtlıklar ve çelişkilerle okuyucuyu düşündürmesi bakımından okumaya değer bir kitaptır.  İlk denemem olan bu yazı biraz karışık olsa da kitaptan altını çizdiğim ve sevdiğim bir bölümle bitirmek istiyorum;

''...haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha ala olmayacağını kabullenemediğimde; ne bulunduğum yerde ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde... saçmalarım. Hakikatten ne kadar uzaksa, yalandan da o kadar uzaktır saçmalık. yalan, hakikati tersyüz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edilemeyecek biçimde birbirine lehimler.'' (s.9)

04 Ağustos, 2012

Bir yazıda Terazi burcunun başucu kitabı diye bahsediliyordu "Dorian Gray’in Portresi"nden. O yazıyı okumamdan çok sonra geçmişti kitap elime ve güzelliğe düşkün olan Terazi’nin esinlenebileceklerinden çok daha ötesini buldum bu kitapta.

Gençlik, güzellik, yaşlılık, ölüm, ahlak, dostluk, pişmanlık üzerine son derece akıcı bir anlatıma sahip, dönemine göre oldukça cesur bir kitap Dorian Gray’in Portresi. Tüm tabulardan arınmış olarak tekrar tekrar okunmayı ve üzerinde düşünmeyi hak ediyor Oscar Wilde'ın bu kitabı. Okurken, kendinizi özdeşleştirdiğiniz karaktere göre de kitaptan alacaklarınız değişiyor.

Kitapta altını çizdiğim yerlere bakınca; Dorian’ın ruh – beden arasında yaşadığı büyük ikilem ya da ressam Basil’in yoğun manevi hislerindense, Lord Henry’nin söylediklerinin çoğunlukta olduğunu fark ettim. Zaten bütün kitap Lord Henry’nin saf ve dünyalar güzeli Dorian’ın beynini ve ruhunu ele geçirişi üzerine yazılmış desem bence yanılmış sayılmam.

İlk okuduğumda, Lord Henry Dorian’ı olduğu gibi beni de ele geçirmişti. Bir gün yaşlanacak olmayı hala kabullenememiş biri olarak, benim yerime yaşlanacak ve buruşacak bir portre fikri çok cazip geldi.  Çünkü Lord Henry’nin dediği gibi “Gençliğiniz gidince güzelliğiniz de gidecek, o zaman birden göreceksiniz ki kazanabileceğiniz zafer kalmamış. Ya da adi birtakım zaferlerle yetinmek zorunda kalacaksınız ki, geçmişin anıları bu zaferleri yenilgiden de acı kılacak sizin için.”

Ruhunu geliştirecek olan yaşamın bedenini çirkinleştirmesine izin vermek istemeyen, güzelliği ebediyen kalacak olan her şeyi kıskanan ve sonsuza kadar genç ve güzel kalmanın cazibesine kapılan Dorian, kitabın sonunda ruhunun kirlenmesine daha fazla dayanamayıp portreyi ve kendini yok ettiğinde ben de bu düşüncenin çok da çekici olmayabileceğini düşündüm.

Ressam Basil’in elinden, dostu Dorian’ı alan ve düşünceleriyle zehirleyip onun sonunu getiren Lord Henry aslında sevilmeyi hak etmiyor gibi görünse de; dile getirdikleri o kadar gerçek ve çekici ki, hayatımın sonuna kadar, neden yaşlanıp çirkinleşmek zorunda olduğumu sorgulayacak, dünyada en şanslıların aptallar ve çirkinler olduğuna isyan edecek ve Lord Henry’i seveceğim. Çünkü o benim “işlemeyi göze alamadığım tüm günahları” simgeleyecek.

03 Ağustos, 2012


Ege’de Başlayıp Ege’de Biten Sıcak Bir Hikâye

Rodos’tan Karşıyaka’ya, 1685 Sokak
Zühal-Yücel İzmirli
Neden Kitap.

Zuhal ve Yücel İzmirli’nin kaleme aldığı Rodos’tan Karşıyaka’ya her şeyden önce bir göç romanı. Bu eserin bugün kitabevi raflarını bol miktarda süsleyen muadillerinden farkının Türk yazınına getirdiği yenilik, kusursuz bir edebi üslup ya da kuramsal bir yaklaşım olduğunu söyleyemeyiz. Aksine, belki bu özelliklerin hiçbirini taşımıyor. Ancak bu eseri 2007 yılında birkaç ay içinde 4. baskısına ulaştıran, hatta 2011 yılında bir diğer yayınevinden tekrar yayımlatan özellik, birçoğumuzun adını sanını duymadığı, en iyi ihtimalle çok az bildiği Rodoslu Türklerin hikâyesini gözler önüne sermiş olmasıdır. Bugün ortalama denecek düzeyde edebiyatla ilgilenen bir Türk okurun göç romanı deyince aklına gelecek şey sanırım ki mübadele dolayısıyla Yunanistan anakarası ya da Girit’ten gelen göçmenlerin hikâyeleri olacaktır. İşte bu sebeple, İzmirli çiftinin yazdığı kitap, özellikle benim Ege ve adalara olan kültürel ve akademik takıntım da hesaba katıldığında, burada ele alınmayı hak ediyor.

Roman Rodoslu Müslüman/Türk bir ailenin Rodos’taki yaşantısıyla açılıyor. 1912’den itibaren İtalyan hâkimiyetinde olan adanın coğrafi güzellikleri, ada kültürünün ve insan ilişkilerinin tasvirleri romanın ana karakteri Nuran, evlenerek birlikte zorlu ama mutlu bir hayat süreceği eşi Selim ve Nuran’ın ailesinin yaşantısı çerçevesinde aktarılıyor. Ada’da yaşayan Türklerin hayatı, okurun yüzündeki gülümsemeyle ilerlerken, Rodos’ta etnik-dini farklılık gözetmeden herkesin hayatını değiştiren bir gelişmenin olmasıyla, Nuran’ın hayatı da farklı bir noktaya kayıyor: İkinci Dünya Savaşı. Bir tarihçi olarak, romanın bu kısmını yeniden gözden geçirirken, kitabın belki benim için en önemli kısmı olan savaş yıllarını, edebi bir eserden çok, deneyimlerin aktarıldığı bir anı kitabına benzettim. Özellikle Alman işgalinden sonra gerçekleşen kıtlıkla insanların salyangoz ve kurbağa yemesini, onlar da tükenince sokaktaki kedi ve köpeklerin görülemez olduğunu, yaşanan bombardımanları, Türkiye’nin gönderdiği yardımları daha çok tarihsel belge gibi okuduğumu itiraf etmeliyim. Zaten ailenin yaşantısının bir diğer dönüm noktasını oluşturan, savaş sonrası verilen göç kararının da, Rodos Türk toplumunun genelini derinden etkilemiş tarihsel bir gerçeklik olduğunu biliyoruz.

            Eserin bundan sonraki kısmı, Karşıyaka’da geçiyor. Göçle gelen Rodoslu ailelerin nasıl aynı semtte oturmaya çalıştıkları gözler önüne serilirken, göç etmiş olmanın insan zihnini nasıl şekillendirdiğini, “tanıdık” mefhumunun nasıl kurgulandığını görüyoruz. Romanın bu noktadan sonrası da İzmir hayranlarını tatmin edecek cinsten. Çünkü çoğumuz bugünlerde şimdi yaşadığımız muhitin eskiden nasıl daha güzel bir yer olduğunu, sanırım artık daha çok anımsıyoruz. İşte Nuran ve ailesinin yaşamı da bize Karşıyaka’nın geçmişte nasıl bir yer olduğunu gösteriyor: Bağlık, bahçelik, müstakil evleri olan, sayfiye semti. Göçün yaşandığı savaş sonrasından kitabın sonlandığı Nuran’ın ölümüne kadar geçen dönemde okuyucu Karşıyaka’daki değişime de tanıklık ediyor: Bağ bahçelerin yerini yüksek katlı apartmanlar alıyor, deniz kirleniyor, balıklar azalıyor. Dev denizkaplumbağaları artık görülmüyor, sokakta oynayan çocuklar da.  Ne kadar tanıdık bir manzara değil mi?

            Kısacası, benim özel ilgim dolayısıyla okuduğum bu kitap, yazının başında da belirttiğim gibi, edebi bir şölen olmayabilir, hatta zaman zaman basmakalıp söylemleri de benimsemiş olabilir. Ancak eserin, Ege’nin bir yakasında başlayan hayatların bir diğer yakasında nasıl değiştiğini ama aynı zamanda bazı şeylerin nasıl da aynı kaldığını, aile, savaş, gelenek, aşk ve çokça da hüzün çerçevesinde anlatması dolayısıyla, kesinlikle dikkate değer olduğunu belirtmeliyim. 

30 Temmuz, 2012


Ağırlık ile Hafiflik Arasından Özgürlük Adına Hiçliğe


Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, yazılmasının üstünden geçen yıllara ve dönemselliğine rağmen, Tomas ve Tereza’nın naif öyküsü ile özünde tartışılmaz bir evrensellik barındırıyor. Hangi dönemde, hangi ülkede, hangi dilde ve kimler arasında yaşanırsa yaşansın, “bir” birey olarak insanın “iki” ile derdinin bitmeyeceğini ve buna, toplumdaki kimliklerimiz için verdiğimiz var olma mücadelesinin eklenmesiyle insanın ağırlık ve hafiflik arasındaki seçimden hiçliğe doğru bir kaçışa yönelebileceğini anlatıyor Kundera.

İlk karşılaştıkları andan itibaren garip bir sızma haliyle hayatları birbirine bağlanan Tereza ve Tomas arasındaki, vazgeçmeye hazır olsa da kopmayı ihtimaller arasında saymayan, ıstırabı-tutkusu-şefkati-teslim olmuşluğu-ama inadına intikamı ile ölümüne “aşk” hali, arkasına tarihsel bir dönemi (1968’deki Prag Baharını ve akabinde SSCB'nin Çekoslovakya işgalini) alarak sadece aşka değil, o dönem için bireyin ama en temelde insanın var olma mücadelesindeki acınasılığına dair düşündürtüyor okuyanı.

Gönül verdiği Komünist parti’den iki kez beklenmedik şekilde uzaklaştırılan Çek yazar Kundera’nın da sadece komünist ideolojiyle, mevcut/işgalci herhangi bir güçle ya da sistemle değil, o ya da bu şekilde yollarını ayırdığı – ayırmış olmalı - “dostlar”la da ikilik duygusunun ağır bastığı bağlar kurduğunu hissetmek mümkün. Her ne kadar öyle olmayabilirse de hikâyeyi bize anlatıp yer yer anlatıcı bilgeliği ile araya giren sesin Kundera’ya ait olduğunu düşünüyoruz çünkü bir şekilde. Ebedi Dönüş düşüncesiyle açılışı yapıp hatalarımızı tek seferlik yaşamamıza bağlayan ses, Tereza’nın “sepete konup nehir aşağı bırakılmış bir çocuk gibi” Tomas’ın hayatına girmesiyle başlayacak hikâyeyi kahramanların zihninden anlatırken, okur olarak biz de karşı pencereden başkalarının hayatını gözetlediğimiz duygusuna kapılabiliyoruz aynı zamanda.  

Son sayfa bitip arka kapak Kundera’nın son sözcükleri üzerine kapandıktan sonra da sorular bir süre daha zihnimizde asılı kalmaya devam ediyor: Varolmanın dayanılmaz hafifliği var mı gerçekten de?... Hayalleri ve kendince düzeni olan birisi (erkek ya da kadın fark etmez) kendisine varolduğunu hissettiren mesleğini (cerrahlık gibi kutsal olanından hem de) bir başkası (adı Tereza olan bir kadın ya da Tomas olan bir erkek olsun mesela) için bırakıp başka bir varolma biçimi bulabilir mi ve en önemlisi mutlu olabilir mi en sonunda? Vazgeçtikleriyle huzurlu kalabilir mi?... Var olmanın dayanılmaz hafifliği var ise, var oldukça hafifler miyim, yoksa ağırlaşır mıyım?........................

Sorular böyle sürüp gider ve muhtemelen de cevapsız kalır. Zaten kanımca, Kundera’nın ustalığı da cevap bulamayacağımızı bilmemize rağmen bizi aynı/benzer soruları sormaya devam ettirebilmesinde yatıyor.

Günümüz dünyasında bolca savaş, şiddet, işgal ve despotizm varsa da ne Wikileaks, ne Occupy eylemcileri, ne de Anonymous ekipleri 68 ruhunu simgeleyen özgürlük ortamının etkisine ya da o devrin çiçek çocuklarının özgürlüğüne sahipler. Bu anlamda, Tereza da Tomas da, hafifliği ve ağırlığı ile zamanımızın uzağında kalmış bir var olma haline ait görünebilirler ilk bakışta. Ancak, gündelik hayatını, 2012 yılı Türkiyesi’nin siyaset gündeminin gölgesinde, aidiyet duygusundan azade şekilde, birey kalabilme kaygısıyla sürdüren herhangi biri için de Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (post)modern duygulara tercüman olabilecek türde bir kült eser.


Not: Kitabın ilk yayımlanışından yaklaşık beş yıl sonra 1987 yılında çekilen Phillip Kaufman imzalı sinema uyarlaması özellikle tavsiye edilir.

25 Temmuz, 2012



“Zorba Gibi Adamların Bin Yıl Yaşaması Gerekirdi.”

Nikos Kazancakis
Zorba, Can Yayınları

Giritli edebiyatçı Nikos Kazancakis’in (1883-1957) İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı ve ilk kez 1946’da okuyucuyla buluşan romanı Zorba, esere adını veren bir karakter olmasının ötesinde, yazarı derinden etkilemiş bir şahsiyet. Öyle ki, Kazancakis romanın önsözünde hayatında etkilendiği karakterlerden- Homeros, Buddha, Bergson, Nietzsche ve Zorba- bahsederken Zorba için “hayatı sevmeyi ve ölümden korkmamayı öğretmiştir bana” der. Gerçekten de, romandaki Zorba karakterini analiz ettiğimde, yazarın Girit’teki mezar taşında yazan “Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm” sözünde dahi yine Zorba’ya rastladığımı düşünüyorum.


Peki, romana ismini veren ve bence öykünülesi karakterimiz Zorba kimdir? Hayata sıkı sıkıya tutunan, yaşamı bir serüven olarak görüp bu serüvenin her dakikasından keyif alan, belki de geçmişte yaşadığı türlü acılardan sonra modern dünyanın çok önemsediği bazı kavramları deyim yerindeyse fırlatıp atmış, hakkını vererek yiyen, içen, çalışan, santur çalan, dans eden bir adam. Bu adam, eseri okurken beni o denli etkiledi ki, bugün bu yazıda romanın olay örgüsünden bahsetmeyi çok gereksiz buluyorum. Çünkü bana göre burada anlatılmayı hak eden şey, Zorba ve romanın bir diğer ana karakteri Basil’in belli ölçüde zıtlıklar üzerinden kurdukları dostluk ve bu sayede aralarında geçen konuşmaların niteliğidir. Romanın felsefi kısmını zaten tam da bu bölümler oluşturuyor.

Burada tüm bu felsefeyi aktarmanın imkânı yok. Ama şunu diyebilirim ki Zorba’nın gündelik hayat, milliyetçilik, ulus, din, tanrı, savaş gibi kavramlara bakış açısı yazıldığı döneme göre oldukça sıra dışı. Zorba vatandan, papazlardan, paradan kurtulduğunu ve kurtuldukça da insan olduğunu söylüyor, ancak bunu yaptığı süreç eserde de görülebileceği gibi teorik bir isyandan çok, deneyimler sonucunda yaşanan bir aydınlanma ve hümanizm çerçevesinde gerçekleşiyor. Eser de bu durumu diyaloglar yardımıyla ince ince işliyor. 

Aynı şekilde, Zorba’nın Basil ile özellikle okuma ve yazma isteği konusunda oluşturduğu zıtlık, bu eseri ya da en azından bu yazıyı okuyan herkesin kafasında soru işaretleri bırakacak cinstedir: Aynı şeyleri sürekli görmesine ve yaşamasına rağmen hemen her gün yeni bir şeymiş gibi karşılayan, cesaretini kaybetmemiş ve toprağa basan Zorba, Basil’i bu dünyada cehennemini yaşayan bir kâğıt faresi olarak adlandırmakta ve kâğıda kaleme bu denli bağlanmış, yaşamı arkasında bırakmış insanları da “havadaki sersem kuşlara” benzetmektedir.

Daha fazla yazmadan şu şekilde noktalamak istiyorum: Bugüne kadar okuduğum eserler arasında yapacağım bir sıralamada ilk beşe kesinlikle girecek olan Zorba, mutlaka okunmalı! Okuma eylemi Zorba’nın hiç sevmediği kâğıt faresi olma durumunu perçinlese bile…

22 Temmuz, 2012


Saldırı sırasında Saraybosna’da yaşayan bir kızın gün gün yaşadıklarını anlattığını duymuştum “Zlata’nın Günlüğü”nde.  Geç kalmıştım duymakta belki ama hemen tüm kitapçılara yayınevlerine sordum, hiçbir yerde bulamadım. En sonunda internet vasıtasıyla tanımadığım bir kız bana İzmir’den gönderdi kitabı. O haksız saldırıyı birebir yaşamış birinin ağzından okuyacak ve iliklerime kadar hissedip sorgulayacaktım yine. Ama biraz hayal kırıklığı oldu maalesef.   

İlk olarak günlüğü tutan kızın yaşanan saldırıyı “savaş” olarak tanımlaması beni rahatsız etti. Savaş iki taraf arasından karşılıklı yapılan çirkin bir eylemdir;  ama saldırı tek taraflıdır ve çok daha çirkindir. Bosna'da yaşananları bu sebeple savaştan ziyade, saldırı olarak tanımlamanın daha uygun olduğunu düşünüyorum.

Zlata’nın yaşının küçük olması, olayları biraz yüzeysel vermesine neden olmuş. Örneğin, birinin yaralanmasını anlattıktan sonra aynı gün içinde bahçede yedikleri yeni yıl kutlama yemeğinden bahsedebiliyor. Evet, 4 yıl boyunca süren saldırı Bosna halkı için rutin olmuştu, gündelik hayatın bir parçası olmuştu ama orada yaşanan acı çok büyüktü. Bu büyük acıyı ve saldırının boyutlarını vermekte yeterli değildi okuduklarım. Evet, yaşı  gereği toplama kamplarından, tecavüzlerden, elleri ayakları kopan, ölen insanlardan bahsetmesini beklemiyordum ama biraz daha içime işleyebilirdi anıları. Yaşanan acının yanında hafif kalmış Zlata'nın anlattıkları.

Ve son olarak Zlata, oradaki şanslılardanmış bence. Sürekli yemek yardımları alıyor ve yabancı gazeteciler tarafından ziyaret edildiklerinden bahsetmiş. Zaten en sonunda da Paris’e götürülüyor.

Genel olarak bana dokunmayı başaramasa da, yaşanan acıların yanında anlatılanlar yüzeysel gelse de, edebi olarak hiçbir şey beklenmeden okunabilecek bir günlük Zlata’nın Günlüğü.