"Beğenmeyen Okumasın" 6 kadın tarafından edebiyatın sınır tanımayan dünyasında gezintiye çıkmak amacıyla kuruldu. Ekibe yeni katılan yazarlarla birlikte yoluna devam etti. Grup; takipçileri kitap okumaya sevk etmek, eleştirel düşünceyi sahiplenmek, blog yazarlarının zihninde iz bırakan yapıtları yüceltmek haricinde herhangi bir amaç gütmemektedir.
“İmparatorluğun yeni adamları yeni
başlangıçlara, yeni bölümlere, temiz sayfalara inanan insanlar; ben ise eski
öyküyle uğraşıyor ve öykü bitmeden bütün bu zahmete değdiğini düşünmeme yol
açan nedenin ortaya çıkacağını umuyorum.”
“…Onları ezmiş olan devin beni de
ezmesi niye olanaksız olsun ki? Ölümden korkmadığıma gerçekten inanıyorum.
Bence çekindiğim şey böylesine aptal ve şaşkın biri olarak ölmenin utancı.”
Coetzee, eserlerinde Güney
Afrika’yı ve sömürge yönetimi politikalarını eleştirel bir dille konu almayı
tercih eder. 1980 senesinde yayınlanan Barbarları
Beklerken’de de, hayali bir imparatorluğun sınır kasabasında uzun yıllar
görevde bulunan bir yargıcın gözünden aslında yine kendi gündemini aktarmaktadır.
Bu kitabında sadece uygulanan politikalara değil yerel halka –kitapta geçtiği
haliyle “barbarlara”- yönelik oluşan olumsuz algılara dair de çok ağır
eleştiriler getirmektedir.
Fakat bu eser salt bir
emperyalizm eleştirisi olarak da görülmemeli. Barbarları Beklerken, Coetzee’nin kullandığı alegorik anlatım tarzı
ile de genel olarak iktidarın her türlü baskı pratiklerine, -bu hikayede
örneklendirilen- “barbar” ve “düşman” gibi dışlayıcı ve ötekileştirici diline
karşı önemli bir meydan okuma fırsatı da sunmaktadır.
Hikaye, bulunduğu
bölgenin en yetkili kişisi olan bir sulh yargıcının, sivil savunmanın en önemli
departmanından gönderilen bir albaydan, “barbarların” imparatorluğa karşı bir
isyan planı hazırladığı haberini almasıyla başlar. Hemen ardından bölgenin dört
bir yanında geniş çaplı bir soruşturma başlatılır ve beraberinde işkencelere ve
çeşitli zulümlere istemeyerek, zaman zaman da kendi yöntemleriyle karşı çıkarak
ve isyan ederek tanıklık eder yargıç.
Bu kitabında hikayesini
yalın ve akıcı bir dille anlatır Coetzee. Özellikle mekanların ve olayların
tasvirlerini çok iyi bir şekilde yapar. Yazarın anlatım tarzının bir başka
etkileyici yanı ise hikayenin baş kahramanı olan sulh yargıcının, görevi ve
vicdanı arasında yaşadığı gelgitler ve yoğun iç münakaşalarının anlatıda merkezi
bir rolünün olması. Durumlar üzerinden yapılan psikolojik analizler ve rüya
sahnelerinin detaylı anlatımı yargıçla beraber okuyucuyu da kendine yönelik bir
iç yolculuğa çıkarır ve yazar, böylelikle anlattığı konunun farklı açılardan
derinlemesine analizini sunar.
Çağımızın en önemli
yazarları arasında sayılan J.M. Coetzee, Nobel Edebiyat ödülünü 2003 senesinde almıştır.
Barbarları Beklerken kitabı ise
Penguin yayınevi tarafından 20. yüzyılın en iyi kitapları arasına seçilir. Aynı
zamanda Coetzee’nin bu kitabından esinlenerek Philip Glass tarafından
hazırlanan bir opera gösterisi de bulunmaktadır.
Bloga yazı yazarken ya da herhangi bir şey yazmaya başlayacağım zaman tek yapmam gereken ilk cümleyi bulmaktır. İlk cümleyi bulduğumda gerisi bir şekilde gelir. Çünkü "ilk" cümleye ulaşana kadar o kadar çok cümle kurmuşumdur ki gerisini getirmekte zorlanmam. Ama bu kez nereden başlayacağımı, ilk cümlenin ne olmasını gerektiğini, o kadar düşünmeme rağmen bilemiyorum. "Her Temas İz Bırakır"dan mı başlamalı, Behzat'ı mı anlatmalı yoksa önce "kim bu Emrah Serbes?" sorusuna mı cevap aramalı, karar veremiyorum. Ama sanırım Behzat Ç. ile bizi tanıştırması hatırına Emrah Serbes ile başlamak en doğrusu.
Emrah Serbes ile ilgili mini bir araştırma yaparken Ekşi Sözlüğe uğramamak olmaz diye önce oradan baktım. Kendisi ile ilgili ilk yazılar 2006 yılında girilmiş ancak çok sayıda değil. Sonraki entryler ise "Behzat Ç." başlamasından sonra ciddi bir artış göstermiş. (Yazımın yayına hazırlandığı şu saatlerde 16 sayfa, 1508 entry var) Serbes 1981 doğumlu, yazarların doğduğu zamanla çok ilgilenmem, yazdıkları dönem daha mühimdir benim için normalde ama yaş itibariyle kurduğum bir yakınlık var kendisi ile. Aynı dönemlerde çocuk ve genç olmanın verdiği ortaklık duygusu ile okudum kitaplarını. Ortak paydalar bulmak ve anlamak o bakımdan daha kolay oldu. İlk romanı "Her Temas İz Bırakır" 2006, ikinci romanı olan ve bir devam kitabı niteliği taşıyan "Son Hafriyat" 2009 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. "Erken Kaybedenler" ise 1980'lerde çocukluk ve ergenlik dönemlerini yaşayan erkekleri anlattığı öykü kitabı olarak İletişim tarafından 2009 yılında okuyucu ile buluştu. Son kitabı olan ve benim blogumuzda daha önce yazdığım "Hikayem Paramparça" ise 2012'de çıktı.
Şimdi gelelim bu yazının konusu olan kitaplara; "Her Temas İz Bırakır" ve "Son Hafriyat". Her ne kadar Emrah Serbes ve Behzat Ç.'nin bilinirliği dizi ile çok daha fazla olmuşsa da dizi eleştirisi yapmak şimdilik beni aşar bu nedenle sadece romanlar hakkında yazmaya çalışacağım. "Behzat Ç. Bir AnKara Polisiyesi: Her Temas İz Bırakır" Locard'ın "Değişim Prensibi" ile bizlere sunulmuştur. Prof. Locard'ın "Değişim Prensibi"; 'her kişinin bulunduğu yerden ayrılırken orada bir iz bırakmamasının ve oradan bir iz taşımamasının imkansızlığı'dır. Bu doğrultuda baktığımızda kriminalistiğin bu değişmez prensibi Behzat Ç.'nin hayatında 'kişiler' bazında gerçekleşir. Behzat'ın hayatına giren her insan - ölü ya da diri- onda bir iz bırakmış ve bu izler onun da başkalarının hayatına bıraktığı izleri etkilemiştir.
Behzat Ç. agresif, başına buyruk, kendi içinde bir "adalet" anlayışına sahip, yalnız, kaba bir adamdır. Polis akademisine girmeden önce Harp Akademisinde bulunmuştur ancak komutanı ile yaşadıkları sorun nedeniyle okuldan atılmıştır. Kendisi albay olan babasının gizli yardımlarıyla polis akademisine girmiştir. Otorite ile hep sorun yaşamış, polis olduktan sonra da pek çok sorun yaşamaya devam etmiştir. "Son Hafriyat" kitabının 254. sayfasına baktığınızda Behzat'ın polis olduktan sonra kaç kez kıdem tenzili, kaç kez maaş kesintisi aldığını görebilirsiniz. Bunların sebepleri öyle "büyük" olaylar da değildir aslında, mesela birinde; zamanın Ankara Emniyet Müdürü gelip Behzat'a 'iyi misin?' diye sorar ve aldığı cevap 'saçma sapan konuşma' olur ve bu nedenle iki yıl kıdem tenzili, iki maaş kesinti alır. Anlaşılacağı gibi "ilginç" bir karakterdir.
" Behzat Ç. Cinayet Büro Amirliği'nde başkomiserdi, hayata karşı işlenen suçlar uzmanı. İdman Ocağı'nda stoperken duran toplara ondan iyi vuran yoktu, sonradan topçuluğu bırakıp vatandaşı tekmelemeye başladı; bu arada evlendi, boşandı, bir kız babası oldu." ( Her Temas İz Bırakır, sf. 197)
Normal şartlar altında (NŞA) öyle kolay sevilebilecek bir adam da değil. Onunla en yakın ve samimi bağı kızıyla ilgili noktalarda kuruyorsunuz. Her ne kadar geleneksel bir adam olmasa da geleneksel bir "baba" portresi çiziyor. Ona hak vermeseniz de anlamaya çalışıyorsunuz. Babasıyla olan sorunlarını bu kez o kızıyla yaşıyor. Romanları okurken, ona bir yandan acıyor bir yandan da onunla birlikte üzülüyorsunuz.
Romanlarda sadece Behzat yok tabii, cinayet büro amirliğinde görevli Harun, Akbaba, Hayalet, Eda, Cevdet, Selim de var. Hepsi nev-i şahsına münhasır karakterler. Benim favorim Hayalet, sessiz sakin kendi halinde. Harun çok dangıl dungul bir karakter ve Eda'ya aşık. Eda ise cinayetin tek kadın çalışanı ve Selim ile aralarında bir yakınlaşma var. Akbaba, alaylı bir polis diğerlerinden farklı olarak. Ona Akbaba denmesinin sebebi ise tüm cinayet mahallerine diğerlerinden önce varması ve yaralama olaylarında bile mağdurun ölüp ölmeyeceğini diğer herkesten önce bilmesi. Bir de kesinlikle atlanmaması gereken "Şule, Jale, Berna, Selma... Hangisini tercih edersin?" şeklinde kendini tanıtan Şule var. Şule romandaki "dişi" formda olan ama asla kadın denemeyecek -kendisi de kendini kadın olarak tanımlamaz zaten- cinsiyetsiz ama derin bir karakterdir. Behzat ile 'tesadüf' eseri karşılaşırlar ve Şule bu şekilde onun hayatına 'dahil'olur. Zaman içinde Behzat Şule'yi o kadar benimser ki Şule onun için "muadili olmayan insan" haline gelir. Şule romanlar açısından bakıldığında yazara her şeyi rahatça söyleme alanı yaratan bir "akılı -deli"dir. Özellikle "Son Hafriyat"ta Şule'nin Ankara'nın semtleri üzerine yaptığı tespitler çok eğlenceli ve düşündürücüdür. Ankara demişken, romanlardaki en büyük farklılık bir İstanbul romanı olmayışı noktasındadır: bir 'Ankara Polisiyesi'dir. Ankara tüm soğuğu, karanlık ve kasvetli havası ile bizi içine çeker (benim gibi soğuktan korkan ve nefret eden birini bile). Ayrıca yine "Son Hafriyat"ta Ankara'daki kentsel dönüşüm romana çok güzel yedirilmiştir.
Polisiye öyküler olduğu için konusuna çok fazla girmeyi doğru bulmuyorum kitapların. Zaten bence cinai olaylardan ziyade o olayların ele alınış şekli ve karakterler çok daha önemli. Bu noktada da Emrah Serbes çok zor bir işi başarıyor ve inandırıcılık oranı yüksek karakterler yaratıyor. Gerek "Her Temas İz Bırakır" gerekse de "Son Hafriyat"da karakterlerle bağ kurmak açısından hiç bir sıkıntı yaşamıyoruz. Kullanılan dil de hikayeyi gerçekçi kılıyor bence. Çok küfür olduğuna yönelik eleştirilere bu nedenle katılmıyorum. Olan neyse romanlarda da onu görüyoruz. İşin benim için ilginç bir tarafı da Behzat Ç. nin polis olması. Yani normal hayatta sevdiğim meslek grupları listesine giremeyecek bir iş yapan Behzat'ı seviyor olmam. Bunun nedenlerini düşündüğümde bir kaç çıkarım yaptım kendi adıma, ilki ve en önemlisi Emrah Serbes'in Behzat'ı ve diğer karakterleri polisliklerinden önce sevinçleri, korkuları, acıları, zaafları olan insanlar olarak göstermesi ve ikinci olarak da polis güzellemesi yapmaması. Eserlerde eleştireceğim tek nokta 'erkek' kitaplar olması. Kadın karakterlere ve kadın karakterlerin bakış açısına yeterince yer verilmemesi. Ancak bu konuda yapacağım eleştiri belki de 'anlatılan karakter ve konu itibariyle de olması gerekeni' eleştirmekten öte bir anlam ifade etmeyecektir.
Son söz olarak, keyifle okuyacağınız, merak ve heyecan düzeyinin devamlı sizi esere bağladığı, karakterler anlamında doyurucu romanlar. Okumanızı tavsiye ederim efendim.
(unutmadan: amacım "Her Temas İz Bırakır", "Son Hafriyat" ve "Erken Kaybedenler"i yazmaktı ancak "Erken Kaybedenler" diğer iki kitabın 'karizması' nedeniyle hakkını alamayabileceği için onu sonraki bir yazının baş kahramanı yapacağım.)
Latife Tekin’le ilk
“karşılaşmam” Boğaziçi Üniversitesi’nin Türk Dili dersinde olmuştu. Dönem
boyunca okumamız gereken- sınavda hakkında soru sorulacak-dört kitaptan biri de
yazarın kült yapıtı olan Sevgili Arsız
Ölüm’dü. Masalımsı, şiirimsi bir göç ve yoksulluk hikâyesi olan bu kitaba o
yıllarda sınıfça haksızlık ettiğimizi düşünüyorum. Malum, hiçbir okuma ve yazma
deneyimi, mecburiyetle, son teslim ya da sınav tarihleriyle el ele yürüyemiyor.
O yüzden, bugün aklımda Sevgili Arsız
Ölüm’den geriye kalan 3 “şey” var. Dirmit, Atiye ve “genç kızlara iyi
gelmezmiş.” Şu an sadece bu kitabı okumuş kişilere hitap edebilecek sonuncu deyiş,
o dönem ağzımıza o kadar yapışmıştı ki, Beğenmeyen Okumasın’ın bir diğer yazarı
Burcu A. ile aradan geçen 8-9 seneye rağmen birbirimize hala “gece geç
saatlerde dışarda dolaşmak genç kızlara iyi gelmezmiş,” “fazla gülmek genç
kızlara iyi gelmezmiş” diye mesajlar atıp güler, kitabı da anarız. Lafı fazla
uzatmadan, Sevgili Arsız Ölüm’ü daha
rahat bir zaman diliminde okuyup, hak ettiği değeri vermek istediğimi belirtmek
istiyorum.
Berci Kristin Çöp Masalları, İletişim Yayınları
Berci Kristin Çöp Masalları (1984), Tekin’in Sevgili
Arsız Ölüm’den sonra yayınlanan ikinci eseri. Anlatım tarzı olarak ilk
kitabın peşinden koşan, şiirsel bir dille yazılmış bu kitap, isminin hakkını
veren bir yoksulluk masalı. Sosyal bilimci gözüyle baktığınızda ise genel
olarak bir sosyoloji masalı. 1950’lerden sonra artan göçle Türkiye’nin önemli
bir gerçeği haline gelen gecekondulaşma ve gecekondu olgusu bu kitabın ana
eksenini oluşturuyor. Eser, adı sonradan Çiçektepe olacak bir mahalleye kurulan
ilk gecekonduların hikâyesi ile başlıyor. Tenekeden, çöpten, kartondan kurulan
bu gecekonduların, yıkım ekipleri tarafından defalarca yerle bir edilmesi,
halkın yılmadan yorulmadan yenilerini dikmesi, yıkım ekiplerinin sonunda gitmesi
ve bölgenin bir gecekondu mahallesine dönüşmesi Tekin’in masalsı diliyle
anlatılıyor. Kitabın üzerinde özellikle durduğu tek bir kahraman, ya da aile
yok, yazar birçok gecekondu hikâyesini, mahallenin farklı karakterleri
üzerinden anlatmayı yeğliyor.
Olay örgüsünün
tamamı burada anlatılamayacağına göre, kitaptan bana geriye ne kaldığını yazmak
daha doğru olacak. İlk olarak ve tabii ki yoksulluk… Çocukların çöp toplaması,
çöpten çıkan kolu bacağı kopmuş bebeklerle oynamaları, damı rüzgârdan uçan
evlerin içine kar yağması, konduları su basması… Türkiye’den ve büyük şehirlerden
bilindik manzaralar belki ama okudukça insanın içine daha bir başka işliyor. Bu
noktada, Tekin’in bu yoksulluğu resmetme biçimini, oldukça başarılı bulduğumun
altını çizmek istiyorum. Ek olarak, yoksulluğun kaderi olmuş cehalet, hastalık,
batıl inanç da kitabın içinde bolca mevcut. Fabrikalardan akan suyun halkı
hasta etmesi, hastalanan insanların, yakınlarda zaten olmayan doktor yerine,
kendisini okuyup üfleyen, “kocakarı” reçeteleri sunan insanlara başvurması, suyun,
elektriğin, okulun çok sonradan mahalleye gelmesi bir taraftan çok masalsı
diğer taraftan çok gerçekçi resmedilmiş. Fabrika yaşantısı, grev, direniş,
halkın kafasındaki Çingene ve Alevi imgeleri, ayrımcılık, kadın-erkek
ilişkileri de yine aynı eksenin farklı konularını oluşturuyor Berci Kristin Çöp Masalları’nda.
Sonuç olarak, bir
sosyoloji masalı olarak nitelediğim bu kitabı tavsiye ediyorum. Kitap sadece
edebi bir eser olarak okunabileceği gibi; göç, yoksulluk, gecekondulaşma çalışan
arkadaşlarımın ve akademisyenlerin de mesela Tansı Şenyapılı’yı, mesela Meral Özbek’i okurken, onları özümsemek için bakacağı yardımcı bir eser olarak da görülebilir aynı zamanda. O denli güçlü gözlem gücüne sahip diye düşünüyorum.
Bir gün Sevgili Arsız Ölüm eleştirisi ile de karşınıza
çıkmak ümidiyle…
“Kaybetmeye alıştıkça daha çok özgürleşiyor insan”
Sevgili okur,
Yeni bir Ahmet Ümit yazısı ile karşınızdayım. Önceki yazımı (bknz:Patasana) okuyanlar için tekrar olacak belki ama yinelemek isterim ki Ahmet
Ümit keşfettiğimden beri en sevdiğim yazarlardan biridir ve sıkı bir şekilde
takip ederim. Son kitabı için de bu geleneği bozmadım ve kitabını çıkar çıkmaz
aldım. Aslında aklımda başka sevdiğim bir yazar ve kitabı hakkında yazmak vardı
ama bu önceliği hak ediyor diye düşünüyorum.
“Beyoğlu’nun en güzel abisi” adından da anlaşılacağı üzere bir
Beyoğlu romanı. Ahmet Ümit’in genel tarzıyla uyumlu olarak polisiye kurgu
dışında da farklı hikayeleri, farklı karakterleri ve tabi ki tarihi barındıran
bir roman. Ahmet Ümit takipçilerinin bildiği gibi ana karakter Nevzat komiser
ve yardımcıları Ali ve Zeynep gene iş başındalar. Sevenlerine müjdelemek
isterim ki Ali ile Zeynep arasındaki duygusal bağlılık, bu kitapla
resmileşiyor. Ana karakterimiz Nevzat ancak yazar Ahmet Ümit de romanın içinde
gene yazar kimliğiyle. Bu sefer çok daha fazla yer almış kitap içinde.
Gezi ve buna yol açan açan inşaat rantı, romandaki iki
önemli eksen. Tarlabaşı’nı yaşanılır kılmak için uğraşanlar, kültür merkezi ile
buradaki gençleri topluma kazandırmaya çalışanlar ile Tarlabaşı’nda büyük
vurgun yapmaya çalışanlar arasında dönüyor ana çatışma. Bu anlamda –her ne
kadar biraz fazla erken ve aceleye getirilmiş olduğu düşünsem de- Gezi hakkında
Ahmet Ümit gibi hem geniş bir okuyucu kitlesine sahip hem de barışçıl bir insan
tarafından bir şeyler anlatılması güzel. Ne yazık ki medyamızın konuyu
gazetecilik etiğine aykırı olarak aktarması sebebiyle eksik ya da yanlış
bilgiye sahip okuyucuların çok fazla olduğu malum. İnşaat rantı konusunda da canım
Süleymaniye Camii’nin görüntüsünü ve güzelim İstanbul silüetini jilet gibi
kesen o korkunç metro köprüsünden bahsedilmesini kişisel olarak çok anlamlı
buldum. İstanbul hayranı bir yazar için ana esin kaynağı olan yerlerin hunharca
katledilmesi çok acı olsa gerek.
Kitaptaki bir diğer önemli eksen de azınlıklar ve hakları. Beyoğlu’nun
zenginliğinin politik erk yüzünden halkın milliyetçiliğini körükleyerek kaybedilmiş
olması, eski hikayeler ile oldukça güzel anlatılmış. Ancak Beyoğlu’nun
geçmişine özlem duyulması ve yapılan nostalji, şu anki duruma uzak kalınmasına
neden olmuş gibi geliyor. Fazla naif bir anlatım söz konusu. İnsanların
kötülüğü biraz geri planda kalmış gibi geldi bana. Roman karakterlerinden söz
etmekte ise tereddüt ediyorum açıkcası. Çok fazla ana karakter var aslında,
hepsinin hikayesi de incelikle işlenmiş. Birisinden bahsedip diğerini atlasam
sanki gerçek insanlarmış gibi haksızlık edecekmişim gibi geliyor. Kültür
merkezi kurucusu Nazlı’yı takdir ettiğimi ve keşke böyle insanların çoğalmasını
istediğimi söyleyeyim ve bu konuyu kapatayım en iyisi.
Kitaba bir de Ahmet Ümit’in portföyü açısından bakmak
gerekirse, yazarın artık eskisi gibi şaşırtmayan kurgularıyla daha geniş ama
normalde kitap okumayan kitleleri hedeflemiş gibi gözüktüğünü söyleyebilirim.
Çok satanlar listesine giren kitapların yazarı olmak bu açıdan zor sanırım.
Çıtayı hep daha yukarıya koymak ve bu çıtanın devamlı satış adediyle ölçülmesi.
Ne yazık ki Patasana’da ya da ilk dönem kitaplarında yakaladığım tadı
yakalayamadım, bu da belki benim polisiye kurgu beklentimin çok yüksek
olmasından kaynaklanıyordur. Ahmet Ümit özellikle karakter ve atmosfer
yaratımında, yeni hikayelerde iyice uzmanlaşırken polisiyeden bir uzaklaşıyor
gibi geliyor. Bir de –ben konduramadığım için okurken atladığım- ancak bir
arkadaşımın uyarısıyla fark ettiğim ciddi bir hata da beni bu anlamda üzdü
açıkcası. Zeynep’in aile evinde masada konuşulanlar ile sonra ifade edilen
şeylerin birbirini tutmaması, atlanmaması gereken bir hata diye düşünüyorum.
Sanırım kitabı basım öncesi okuyanlar benim gibi bunu atlamışlar.
Aslında kitap, genel resme baktığımda okumaktan zevk aldığım
ve tavsiye edeceğim bir roman. Detaylarda takılmam, dediğim gibi beklentimden.
Yazarın bu dönemlerde devamlı kafamdan geçirdiğim şeyleri bu kadar güzel dile
getirmesi, kitabı beğenmemdeki neden sanırım. Zorla evlendirilen insanlar,
zorla evinden edilen insanlar. Hepsini bir karakterin ağzından çok güzel bir
cümleyle özetlemiş aslında “Bu ülkede canlı cansız her şey satılık…Bu ülkenin
sorunu ahlaksızlık, şeref yoksunluğu, onur kaybı…”. Şiddete bakış açısı da basit
ama anlamlı “Şiddeti kullanarak ideal bir toplum yaratamazsın. Çünkü
kullandığın yöntem, kendine benzetir seni.”
Bir bitişi anlamanın en iyi yolu başlangıca bakmaktadır...Hallaç, 5 ay önce aramızdan ayrılan Leyla Erbil'in ilk öykü kitabı olarak bize yazarın edebi hayatı ile ilgili bir başlangıç sunmakta.
Yazar bu kitabı ile aile, kadın, cinsellik, geleneksellik ve alaturkaya dair konular üzerinden burjuva yaşamındaki ikiyüzlülüğe ve yapaylığa eleştirel bir bakış açısı sunar. Kendine has düzenlediği söz dizilimleri ve noktalama işaretlerini yeniden yarattığı (üç virgül, virgüllü soru işareti gibi ) ya da hiç kullanmadığı biçimsel bir çatı içinde öykülerini işler.
Biçimsel zorluklara karşı ilgim de olduğu için ilk başta öykülerin içeriğinden ziyade yazarın üslubu ve biçimsel unsurlarının etkisi altında kaldığımı itiraf etmeliyim. Beni istediği yöne çekti tabi buna izin vermiş de olabilirim! Bu biçimsel salınımın etkisi ile geçen ilk bölümün ardından Sait Faik Abasıyanık'ın anısına diye başlayan ikinci bölümde artık direnç göstererek daha fazla savrulmadan devam ettim. Bu arada yazarın eserlerinde Freud' dan etkilendiğini ve 'Psikaniliz yöntemlerden' yararlandığını belirtelim. Bu da yazarın tarzını farklılaştıran önemli unsurlardan biri.
Yazar başta burjuva yaşamındaki yapaylığı öykülerinde yansıtırken okuyucuya bunu dışarıdan gözlemlediği hissini veriyor. Ama ardından alaturkaya, gelenekselliğe karşı kurduğu eleştiri ile bir anda karakterle kendinizi yan yana bulabiliyorsunuz. 'İncik Boncuk' öyküsü bunun en güzel örneklerden biri. Öyküde tren yolculuğunda aynı kopartmanda oturan iki kadının sohbeti üzerinden kadın, aile ve cinsellik konularında alaturkaya karşı bir eleştiri yapılıyor.
Kitabın ilk basım tarihi 1960 ve öyküler bu yıllarda geçiyor. Ancak günümüzde hali hazırda devam eden aile, kadın, cinsellik, geleneksellik ve alaturkaya dair toplumsal çelişkileri ele aldığı için öyküler bizi aslında pek yabancısı olmadığımız bir dünyaya sokuyor.
Nobel Edebiyat Ödülü'ne ülkemizden ilk kadın aday olan Erbil'in ifadesiyle Hallaç, “İçinden çıktığı toplumun insanlarıyla bir denge kuramaması, tüm yargılara başkaldırmış, bilinçli olarak bir seçmeye gitmeyen insanı” anlatır. Son olarak, eğer üç virgüllere kapılıp gitmezseniz kitap karakterler gibi okuyucunun da 'seçmeye gitmeyen insan' olduğunu yüzüne vuruveriyor. Uyaralım...
Gogol, Rus Edebiyatı'nın akla ilk gelen isimlerinden biri. 1809 doğumlu yazar, 1852'de -Ölü Canlar'ın ikinci cildini yaktıktan sonra- kendini odasına kapatıp, yemek yemeği redderek 4 Mart'ta hayata gözlerini yumdu.
Benim bu yazıda üstüne konuşmak istediğim öykü Palto, daha doğrusu üstüne konuşmak istediğim için bu yazıyı yazıyorum. Palto 1842 yılında yayımlanıyor ve yayımlandığı dönemde çok fazla eleştiri alıyor. Aldığı bu eleştirilerin çoğu dönemin Rusya'sının (Çar I. Nikola dönemidir, sansür ve baskının en yoğun hissedildiği dönemlerden biri denebilir) bir sonucudur. Çünkü bu uzun öyküde Gogol; sıradan insanı, sıradan insanın geçim sıkıntısını, bürokrasi ile olan ilişkisini ve yalnızlığını anlatır. Dili iğneleyici, yalın ve sarsıcıdır.
Palto'yu okurken daha önce okuduğum pek çok kahraman -alakalı alakasız- geçti aklımdan. Sanki Akayiy Akakiyeviç'te hepsinden bir parça vardı (ya da hepsi Akayiy Akakiyeviç'ten bir parça almışlardı) Her günü aynı bir adam, fotokopi günler yaşıyor. Tüm günlerini alıp toplasanız sadece tek bir gün edebilecek kadar aynı. Ve bu adam yaşamaya devam ediyor. Sisifos'un hikayesi geldi aklıma. Sisifos tanrılar tarafından büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlamaya mahkûm edilmiştir. Sisifos tam tepenin doruğuna ulaştığında kaya zirveden aşağı yuvarlanmakta ve Sisifos aynı süreci tekrar yaşamak zorunda kalmaktadır. Bu öyküyü ilk dinledimde "neden kendini öldürmüyor?" diye düşünmüştüm. Çünkü yaşamı bir kayayı zirveye çıkarmak, yuvarlanmasını izlemek ve aynı şeyi tekrarlamak olan bir insan nasıl intihar etmez ki? Aynılığın içinde, sıradanlıktan ve anlamsızlıktan boğulurken neden kendini bu döngüden azat etmek istemez. Sonra kendime baktım. Ne farkım vardı Sisifos'tan ya da Kafka'nın ölümsüz eseri Dönüşüm'deki Gregor Samsa'dan, Akayiy Akakiyeviç'ten ya da Patrick Süskind'in Güvercin adlı kitabındaki Jonathan Noel'den ne farkım vardı? Aynı 'saçma' içinde yaşıyordum. Gregor, Akayiy ve Jonathan'dan tek farkım henüz benim hayatımı allak bullak edecek o rutinden kopuşu yaşamamış olmam. rutinden kopuşla gelen denge kaybı, tekinsizlik, güvensizlik... Akayiy o kopuşu yeni paltosu ile yaşadı. Günlük rutini değişti, başına tahmin edemeyeceği şeyler geldi. Gogol 1800'lerin ortalarında -bizim şu an muzdarip olduğumuz- rutini (saçmalığı) fark etmiş ve bize Palto'yu bırakmış.
Kısaca öküyü özetlemek gerekirse; kahramanımız 9. dereceden memur Akayiy Akakiyeviç -gerçi kahraman demek ne kadar doğru bilemiyorum- çok eskiyen ve artık kendisini soğuktan korumayan paltosunu elden geçirmesi ve yama yapması için terziye götürür. Terzi paltonun artık dikiş tutmaz bir halde olduğunu ve elden geçirilemeyeceğini, yenisini diktirmesi gerektiğini söyler. Yeni bir palto diktirmek için yeterli parası olmayan Akayiy Akakiyeviç dişinden tırnağından arttırıp para biriktirmeye başlar. Bir süre sonrasında paltoya yetecek parayı biriktirip, diktirebilmiştir. Çalıştığı kurumda normalde pek sevilmeyen, devamlı dalga unsuru olan Akayiy Akakiyeviç paltosunu yeniledikten sonra daha fark edilir ve saygı duyulur biri hale gelir. Hatta öyle ki, paltosu için bir gece bile düzenlenir. Ancak gecelerini evde yazı temize geçmekle geçiren Akayiy için bu davet çok da iç açıcı değildir, bir süre orada bulunduktan sonra kendisine göre geç sayılan bir saatte evine dönmek için davetten ayrılır. Eve giderken çok sevdiği paltosu hırsızlar tarafından çalınır. Sonrasında paltosunu bulması için önce polise sonra da 'mühim adam'a başvurur. Ancak 'mühim adam' onu karşısından kovar ve fena şekilde azarlar. Bu olaydan bir kaç gün sonra da Akayiy Akakiyeviç hayata gözlerini kapar. Ama öykü burada bitmez, Akayiy Akakiyeviç bir hayalet olarak ve insanların sırtlarından paltolarını almaya başlar 'mühim adam'ın paltosunu alınca huzura kavuşur ve bir daha görünmez.
Yaptığım minik bir araştırma doğrultusunda Gogol'un, Palto'yu yazarken gerçek bir öyküden yola çıktığı yönünde bazı rivayetlere rastladım. Şöyle ki, Gogol arkadaşlarıyla katıldığı bir sohbet sırasında ava meraklı bir adamın hikayesini öğrenir. Adam küçük bir memurdur ve ava çıkmaya çok meraklıdır, yıllar içinde para biriktirerek bir tüfek alır. Yeni tüfeği ile ilk çıktığı avda sandala biner ve bir şekilde tüfek suya düşüp kaybolur. Bu olayın ardından memur yataklara düşüp hasta olur. Arkadaşlarının kendi aralarında para toplayıp ona tekrar bir tüfek almalarıyla adam iyileşir.
Bu hikaye Gogol'u çok etkiler ve 1842 yılında - yani hikayeyi duyduktan sekiz sene sonra- Palto'yu yayımlar. Palto'nun yayınlanmasının ardından -yukarıda da değindiğim gibi- pek çok tepkiyle karşılaşır. Dönemin Rusya'sının soylu kesimi için bu öykü kabul edilemezdir çünkü Rus insanını çok kötü göstermektedir. Oysa ki, Gogol'un amacı 'sıradan insan'ın hayatına bir pencere açmak ve onun yaşadığı zorlukları gözler önüne sermektir. Akayiy Akakiyeviç sıradan bir memurdur, hayatı çok zordur, kazandığı para sadece hayatta kalmasına yaramaktadır, arkadaşı, sevgilisi ya da eşi yoktur, yalnızdır. Akayiy Akakiyeviç ile edebiyata sıradan insan girmiş bulunmaktadır. Bu sadece Rus edebiyatı için değil tüm dünya edebiyatı için yeni bir kapı ve yeni bir boyuttur. Dostoyevski "Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık" derken işte bu öncülüğe dikkat çekmektedir.
Biraz serzeniş, bir miktar yazı terapisi, bir parça edebiyat derken yine uzun bir yazı yazdım. Umarım sıkmamışımdır. Ezcümle okuyunuz efendim, sevecek ya da nefret edeceksiniz. Bence ortası yok çünkü bu eser için. Esen kalın.
Not: Benim okuduğum Kolektif Kitap'tan çıkan bir baskısıydı. Dil ve anlatım olarak çeviri de gayet başarılıydı bence (çev: Elif Ersavcı). Yalnız en güzel tarafı Noemi Villamuza'nın kaleminden çıkan resimleriydi. Normalde resimli kitapları çok tercih etmem (Küçük Prens hariç) ama bu resimleme güzel ve çok içindeydi eserin. Eklemeden geçmek istemedim.
"Ekmek Arası" ile başlayan Charles Bukowski yolculuğuma, "Kahramanın Yokluğu" ile devam etmek istedim. Alkım'da elim yine Bukowski kitaplarına gittiğinde, arka kapak yazısından en çok etkilendiğim bu olduğu için tercih ettim kitabı. Oldukça iddialı, direkt ve aslında 'gerçek'ti arka kapakta okuduklarım.
"İzahı güç."
"Kahramanın Yokluğu" Bukowski'nin ölümünden sonra kitaplaştırılmış deneme ve hikayelerinden oluşuyor. Aşka, tutkuya, şiire, edebiyata ve tabii ki alkole bol miktarda yer var bu kitapta.
Bu deneme ve hikayelerde, Bukowski şiiri ve yazıyı 'dolaptan tıraş bıçağını aldığımızda onu gırtlağımıza saplamaktansa onunla dikkatlice sakalımızı kesmemizi sağlayan', aklımızı kaçırmamızı engelleyecek tek şey olarak görüyor ve ancak bu duruma geldiysek yazarlığı bize tavsiye ediyor.
Kira, yemek, iş gibi hiçbir derdi olmayan aptal ördekler gibi olmak istiyor bazen, çünkü çok yorgun; "Sözcükleri sen döşe; ben yorgunum." diyebilecek kadar yorgun. Bu noktada belki alakasız olacak ama, yorgun olsam da olmasam içimde hep var olan kedi olma isteği güçlü bir şekilde yeniden beliriyor. Ev kedisi ya da sokak kedisi fark etmiyor; seni seven ve besleyen birileri elbet çıkıyor ve onlar sana sadece senin istediğin kadar yaklaşabiliyorlar. İşte bu yüzden sıklıkla kedi olmak isterim ben. Neyse, konumuz şu anda bu değil.
Hiçbir şey istememe mertebesine geldiğim zamanlara denk geldiğinde Bukowski benim için bir yandan tehlikeli bir yandan da ilham verici olabiliyor. Garip bir ortak çizgide yürüdüğümü hissediyorum onunla birlikte "yüreğim kendi midesini kusuyor". Okurken ben de onun gibi intiharın "düşünen insanın başvurduğu bir yöntem" olduğuna karar veriyorum. Aşk pek çok olabilse de intihar tek oluyor ve bu yüzden Bukowksi intiharı daha asil buluyor. Haklı bence. Ama cesaret istiyor. Hiç doğmamış olmak daha kolay ve tercih edilebilir sanki.
Çok karanlık gibi gözükse de aslında bir yandan da eğlenceli yazılar yer alıyor "Kahramanın Yokluğu"nda. Ama yine de bence Bukowski'ye yeni başlayacaklar için ilk üçte değil de sonlarda okunması daha uygun olacaktır.
Kitaba adını veren "Kahramanın Yokluğu"ndan bir kısımla sonlandırmak istiyorum bu kısa sayılabilecek yazımı: "Hüzün. Hüzün o kadar büyük ki, başka bir şeye dönüşür - bir bardağa örneğin. Hüzün bir şeydir, delilik başka bir şey. Bu yüzden odana gider, kıçındaki boku siler ve delirmeye karar verirsin." Beni tanıyanlara not: Korkmayın, iyiyim. En azından idare edebiliyorum. :)
Bugün, varoluşçu
felsefenin önde gelen isimlerinden birisi olarak anılıyor Albert Camus. O ise
aslında kendisini hiçbir zaman bu şekilde tanımlamıyor. “Benim uğraşım, kitaplarımı yazmak, insanlarım ve halkım tehdit edildiğinde
savaşmaktır. Hepsi bu.” diyor. Halbuki büyük sosyal bunalımların bir sonucu
olarak ortaya çıkan ve özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında etkisini daha fazla
hissettiren bu ontolojik arayıştan hem çok etkilenmiş hem de onu derinden etkilemiş
oluyor. Hepimizin bildiği gibi en çok da Yabancı
ve Veba’da ortaya koyduğu kendine has
“saçma” fikriyle bu varoluşçu felsefeye açık bir şekilde damgasını vuruyor.
Camus’nun felsefesine
karşı duyulan büyük merak ve hayranlığın birincil sebebi bu “saçma” fikri olsa
gerek. “Saçma”yı “insan da, yaşam da
saçmadır; boşunadır, rastgeledir, sağlam hiçbir şey yoktur; ama yine de yaşamak
gerekir” diyerek açıklıyor bir keresinde.
Aslında hem felsefesine
hem de edebi diline egemen olan ikiliklerle doğrudan bağlantılı bu “saçma”. Mesela
sanki bir yanında hep yaşamak bir yanında da hep ölmek varmış gibi yazıyor
Camus. İkilemlerin içerisinden bakarak, kitaplarının satır aralarında felsefesinin
detaylarını anlatmayı tercih ediyor hep. Tıpkı 1957 senesinde Nobel Edebiyat
ödülünü kazanmadan birkaç ay önce tamamladığı Sürgün ve Krallık’da yaptığı gibi.
Camus’nun hayatı
boyunca yazdığı tek hikaye kitabı Sürgün
ve Krallık. Kitap, altı hikayeden oluşuyor ve Camus, her bir hikayesinin başlangıcında
uzun ve detaylı tasvirlere yer veriyor. Fakat sadece kahramanlarının psikolojik
ve fiziksel tasvirlerini değil, olayların geçtiği mekanların resmini de o kadar
güzel çiziyor ki okuyanın hikayenin bir parçası olmaması işten bile değil.
Camus, bu kitabında da
karakterlerinin başına gelen olaylar üzerinden hayatı anlamanın zorluğunu ya da
bu durumun kendine göre “saçmalığını” gösteriyor. Birbirinden farklı ve iyi
düşünülmüş kurgu örüntüleriyle yazıyor hikayelerini. Konuları ve kahramanları
ise anlatım tarzına göre daha yalın duruyor. Nihayetinde Camus daha çok
anlatmak istediğine odaklanmış bir şekilde yazıyor çünkü.
Bu kitabındaki hikayelerin ana kahramanları genellikle ya Fransa’da yaşayan Cezayir doğumlu bir erkek ya da Cezayir’de yaşayan
bir Avrupalıdır. Bir tanesinde Güney
Cezayir’e, kocasının işi sebebiyle giden bir ev kadınının yaşadığı iç münakaşaları
konu alıyor. Bir diğerinde Paris’teki bir ressamın başarıdan depresyona doğru
giden hayatını, arka planında yalnızlık ve dayanışma duygularıyla birleştirerek
aktarıyor.
Camus, varoluşa dair
birçok duygunun anlamını arar gibi yazar bu kitabında. Ama daha çok yazdığı her
bir hikayede kahramanlarının yaşadığı yalnızlığın (solitude) ve onun tam karşısında tanımladığı dayanışmanın (solidarité) kendine göre “sorunlu”
ilişkisini göstermek istemiştir.
Bir de, hikayelerinde Cezayir,
egzotizm ve Arap karakterler de sessizlik üzerinden temsil edililiyor. Fakat bu
durum esas olarak Camus’nun 1950’li yıllarda fikirsel alanda yaşadığı
ikilemlerin herhalde en belirgin yansıması olarak görülmeli. (Cezayir’in
bağımsızlık için mücadele ettiği bu dönemde Camus, Fransız
hükümetini savunmuş, Cezayir’in tam bağımsızlığını desteklemekten
kaçınmıştır.)
Camus’u okumak ve
anlamak, diğer eserlerinde de olduğu gibi, bu kitabında da o kadar da kolay bir
iş değil. Camus öylesine okunmaz, okunmak istemez. Her kitabını yavaş yavaş,
düşünerek ya da belki de bir değil birkaç kereliğine okunması için yazar. Bu
yüzden değil midir ki yüzüncü yaş gününü kutladığımız bugünlerde Camus, hala
çok büyük bir zevkle ve ilgiyle okunmaktadır.