12 Mart, 2014


"Ölsen ölemezsin, yaşasan yaşayamazsın.Sokaklarda dolaşırsın öyle boş boş."


Altay Öktem'in, ironik ve mizahi bir dille kaleme aldığı ve öfkelendiğim şeyleri bile dudaklarımda bir gülümsemeyle bana okutan "İçimde Bir Boşluk Var" isimli kitabından keyifle bahsedecektim bu yazımda; ama 269 gündür uyuyan Berkin Elvan'ın ölümünün içimizde açtığı derin ve kapatılamaz boşluk damgasını vurdu dünümüze ve bugünümüze. İki gündür ülkece yaşadığımız yas nedeniyle iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlansam da, izninizle bu kitapla ilgili yorumumu Berkin'in gölgesinde yazmak istiyorum.
Elimde, Sel Yayıncılık tarafından 2004 yılında basılan versiyonu bulunan "İçimde Bir Boşluk Var", 7 adet 'boşluk'tan oluşuyor: Ruhun Boşluğu, Bedenin Boşluğu, Cesetlerin Boşluğu, Aşkın Boşluğu, Görüntünün Boşluğu, Gürültünün Boşluğu ve Ben'in Boşluğu. 2004 yılında aldığım bu kitabı, geçen hafta sonu bir Ankara-İstanbul yolculuğumda okuyup bitirdim. Hiçbirimizin bu hayattan sağ çıkamayacağını söyleyen bu kitap, okuyana oldukça keyif veren türden. Bilimin gerçekliğine inanan Öktem, kafasına takılan her konuyu bilimsel yöntemlerle araştırmış ve sonunda da hayata dair bazı tespitlerde bulunmuş.

"Ruhun Boşluğu"nda, hayatı, en basit haliyle "insanın içindeki boşlukları tıka basa doldurmaya çalışması" olarak tanımlıyor, ruhun yaralı olduğundan, içimize bu sargılı haliyle bir şekilde 'tıkıştırıldığından' bahsediyor. Ancak, tüm inceleme ve çalışmalarına rağmen "vücutta, ruhun sığabileceği bir delik" bulamadığını da belirtiyor. Tüm çabalarımıza rağmen, içimizdeki boşluk dolmuyor, aksine büyüyor. Hayat içimizi boşaltıyor, sevmeler yüzeyselleşiyor.

"Bedenin Boşluğu"nda, 78 kuşağından, maruz kaldıkları  şiddet ve toplumsal 'ahlak' düzeni yüzünden "hem sinik hem inik kuşak" diye bahsediyor Altay Öktem. 'Evlenmeden olmaz'ların, toplumun yeniden üretip önümüze sunduğu anane, örf, adet, gelenek ve törelerin, sadece Cemal Süreya'nın dediği gibi şiire değil, aynı zamanda hayata da düşman olduğunu söylüyor.

"Cesetlerin Boşluğu"nda, yaşama şansımızın sadece "bize biçilen rollere uygun davranmamız"la mümkün olabileceğini ama bazen böyle bir yaşam formunu devam ettirmenin ne kadar zor olduğunu ve külfet haline geldiğini de anlatıyor, ekmek almanın bedelinin bir gün bir cana mal olabileceğini tahmin etmeden yazdığı şu cümleleriyle:

"Otobüse bilet almak, bakkaldan iki yumurta, bir ekmek istemek, garsona bir bira daha getir demek külfet oluyor. Yaşadığını itiraf edemiyorsun kendine. Çünkü nerede yaşadığını, neden yaşadığını, bu toplumun, bu maskelerin, bu oyunların içinde ne işin olduğunu anlayamıyorsun."

"Aşkın Boşluğu" aşkla ilgili oldukça direkt ve çarpıcı tespitler yapıyor Öktem. Aşkın bir gaz olduğunu ve bu doğası gereği uzun süre elde tutulamayacağını söylüyor mesela. "Gündelik hayatın tek düzeliğinden kurtulmak için yalnızca iki seçeneğimiz var; ya aşık olacağız ya delireceğiz." diyor ve ben de, delilik, anlam, tatmin ve aşk üstüne bolca kafayı yormuş bir bünye olarak oldukça haklı buluyorum.

"Görüntünün Boşluğu"nda markalardan, tüketim toplumundan, şöhretten, imajdan bahsediyor. Toplumun uzun süredir bolca star, pop star, suçlu, kurban ve lanetli çıkardığını; ancak bir kahraman çıkarmadığını söylüyor. Savaşın bir tecavüz biçimi olduğunu anlatıyor. Tecrübeden asla ders almadığımızı, yaşanan tecrübenin hiçbir işe yaramadığını, her defasında aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadığımızı belirtiyor, hak vermekten kendimi alamadığım örnekleriyle.

"Gürültünün Boşluğu"nu ise, okuduktan sonra içimde yer eden, üzerine onlarca şey söylemek istediğim; ama bu isteğimin kelimelere dökülemediği aşağıdaki alıntı en iyi özetleyecektir:


"Çünkü tamiri imkansızdır harflerin, çizgilerin ve rakamların."

Son boşluk olan "Ben'in Boşluğu"na ise bir soruyla başlıyor yazar: Dünyada hayat var mı? Ben de cevap veriyorum: Hayır, belli ki yok.  Şu sıralar ülkede de sıkça referans olarak gösterilen 'demokrasi' rejimi maskesi altında 'kafasının içinde kurtçuklar olanlar ve onların seçtiği siyasetçiler' zinayı suç olarak görüp, yatak odalarımızı gözetlerken, ülke 'iki kelimeyi bir araya getiremeyenler'in çıkardığı yasa ve yönetmeliklerle yönetilirken, bizler 'Kenan Evren'i Marmarisli bir ressam sanmadığımız, aslanın karısının kaplan olduğuna inanmadığımız', yaşananları sorduğumuz sorguladığımız, olanlara isyan ettiğimiz için "eziliyor, sürülüyor ve sürünüyoruz." Bu ülkede kendini geliştirmek isteyen insanın yaşama şansı bile yok, diyor Öktem ve bunu kabul edemiyor. 2004 yılında bunları yazarken, 2013 yılında 31 Mayısta başlayan Gezi süreci, devamındaki operasyonlar, ses kayıtları, atamalar, görev değişiklikleri, saldırılar, ölen / öldürülen gençler ve tüm bunlara verdiği haklı tepki sonucunda insanların karşılaştığı şiddet ve mantıksızlıklar silsilesi sonrasında kendisinin düşüncesini merak ediyor ve hayatımda yazdığım en zor yazılardan biri olan bu yazıya son verirken ekliyorum: Affet bizi Berkin.



                                                 


09 Mart, 2014

"The Land of Green Plums" olarak İngilizceye çevrilen bu kitabın aslı Almancada "Herztier". Türkçeye niçin Yürekteki Hayvan diye çevrildiğini anlamak zor değil. Her rejimde her liderin, her insanın yüreğindeki hayvan ortaya çıkıverir. Kimi zaman bir fare kadar ürkek, kimi zaman bir kurt kadar açgözlü olur yürek. Herta Müller kitabında farklı karakterleri ve olayları anlatırken hayvanları metaforik olarak kullanmıştır.

Herta Müller’in değişik bir tarzı var. Üslubu bana Peter Handke’nin Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi’ni hatırlattı. Duru bir anlatım. Çevirinin de elverdiği üzere kısa cümleler ve o zamanki insanları ve atmosferi anlatan biraz hüzün verici, karanlık, diktatörlükle yönetilen bir ülkede insanların tek başına bir güce, bireyselliğe ve sıradışı olma hakkına sahip olmadığı bir düzenden bahsediyor.

Müller 2009 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış bir yazar. Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yazarlarda keşfettiğim ortak bir özellik kitaplarında anti-otoriter nitelikte öğelerin bulunması, toplumsal bir kaygının varolması. Bunu Orhan Pamuk’un kitaplarında, 2013 Nobel Ödülü sahibi Kanadalı Yazar Alice Munro’nun bazı hikayelerinde de görebiliriz. Maalesef tüm Nobel Edebiyat Ödülü yazarlarının kitaplarını okumadığımdan hepsi için bir genelleme yapamayacağım.

Güzel bir şekilde anlatmış diktatörlükte yoksun kalınan ve belki de insanların birbirlerine göstermekten kaçındığı bir duyguyu: Şefkat. Müller’in üslubu hiç alışık olduğum bir üslup değildi. Ne yalan söyleyeyim, benim en sevdiğim yazarlarda gözlemlediğim dilin akıcılığını Yürekteki Hayvan’da yakalayamadım. Bir sürü farkında olmadığım sembolik öğenin olduğuna da kanaat getirdim. O zamanları yaşamış olanların veya o zamanlardaki gündelik yaşama dair daha çok bilgi ve tecrübe sahibi olanların anlayabileceği ve daha iyi yorumlayabileceği bir kitap.

Peki bir rejim diktatörlükse... neler gelir insanların başına? Müller Sovyetler zamanında Romanya’daki Alman azınlığa mensuptu. Kitap Çavuşesku zamanını anlatıyordu. Çavuşesku zamanında Romanya’da 1000’den fazla kişi öldürülmüştü, rejime karşı oluşları nedeniyle. Öyle ki insanlar Çavuşesku’nun kurşuna diziliş sahnesini defalarca izlemiş ve bu sahneyi izlemeye doyamamışlardı. Kin duyulan bir liderin kanlı ve canice ölümü insanların çektikleri acılardan sonra yüreklerine bir parça da olsa su serpiyordu.

Müller o zamanlardan bahsediyor sayfa 41’de “yemek kartımı satıp, kendime üç çift incecik çorap aldım” Sovyetler zamanında batıdan gelen bu incecik çoraplar, renkli renksiz, seksi veya seksi olmayan, ten rengi veya siyah, pek bir çekiciydi bu lükslerden yoksun olan kadınlar için. Batıdan gelebilecek en güzel hediyelerden birisi ince çoraplardı.

“Eve dönen SS babalarımız yerine annelerimizden söz ederken, birbirlerini hiç tanımadıkları halde annelerin bizlere hastalıklardan söz eden benzer mektuplar göndermelerine şaşırdık.” (s. 44) Herta Müller konuşulmayını konuşur, yazar fakat bilir ki aslında bu sessizliğin ve kabullenmişliğin içinde hep bir diktatörlüğü insanların içine sindirmişliği ve bu kabustan uyanamayışı vardır. Bu his kitap boyunca sizi takip eder. Eğer rahat bir şeyler okumak istiyorsanız, kafam rahatlasın diyorsanız, bilin ki Herta Müller büyük bir lokma... gerek üslubu gerekse seçtiği konu nedeniyle. 

Kitapta dikkatimi çeken diğer cümleler şöyle:

O zaman rejim karşıtı olan fakat sesini çıkaramayan azınlığa dair: “Farklılıklar bulmaya çalışıyorduk, çünkü biz kitap okuyan insanlardık.” (s. 45)

Ellerindeki her şeyin kalitesinin daha düşük olduğundan bahsediyor Müller, özgürlük ve tüketim insanların iki büyük arzusu... Yurtdışından gelen kitaplar için: “Sayfaları kokluyor ve kendimizi alışkanlıkla ellerimizi koklarken yakalıyorduk. Ülkedeki kitapların ve gazetelerin baskısında olduğu gibi, okurken ellerimiz kararmıyordu, şaşırıyorduk.” (s. 45)

Kitapta anlamaya çalıştığım bir nokta var. İnsanların diktatörlük zamanındaki halleri çok güzel tasvir edilmiş, fakat ekonomik durumun zayıflığı ile diktatörlüğün bir arada oluşu bir insanı ne kadar vurur, batı tüketimcilik reklamları yaparken...bu karmaşık olgu pek de eleştirilmemiş. Karakterler sadece batıdan gelen ürünlerle renkleniyorlar sanki.

“Kitapların geldiği yerde kot pantolonlar, portakallar, çocuklar için yumuşacık oyuncaklar, babalar için taşınabilir televizyonlar, anneler için incecik çoraplar ve gerçek rimeller vardı.” (s. 45)

Neden bu kitapta hiçbir umut öğesi yok? Neden bu kadar karamsar? Neden hiçbir çıkış yolu veya nüktedanlık yok? Yoksa espri anlayışı mı çok farklı yazarın? Sembolik bir şekilde anlatılmış birçok şey; karakterleri soğuk ve sizden uzak. İşin kötü tarafı diktatörlükten nefret ederken ben, kendimi kitaptan soğumuş buldum. İnsan böyle bir rejimde yaşasa bile bir umut ışığı olmaz mı? Acaba ben mi kaçırdım kitaptaki o ufak inceliği?

"Herkes kaçmak istiyordu, diktatör ve muhafızları hariç..." (s.46) Belki de John Steinbeck'in "Bitmeyen Kavga"sından daha da yapısal bir örgü ve bu örgünün içinde birer mandal gibi sallanan karakterler var. Diktatörlük ve totaliter rejim demişken, Barbara (2012) adlı filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim... İnsanı katılaştıran totaliter rejim anlatılsa da ana karakterlerden bir parça insanlık kırıntısı görmek, her edebiyata lazım, her üsluba lazım diyor, boyumdan büyük laflarla bu yorumlara son veriyorum. Bazı noktalar var ki insanlar birbirlerini arıyor ama intihar eden ve öldürülenler geri dönmediğinden büyük bir umutsuzluk yaşanıyor. Sevgi ancak sevilenler kaybedilince doğuyor, kitapta. 

Eğer Müller’in ödül aldığı zaman yaptığı konuşmayı okumak isterseniz aşağıdaki linke bakabilirsiniz:

http://www.nobelprize.org/nobel_prizes/literature/laureates/2009/muller-lecture_en.html

Telos yayınlarından çıkan bu kitap yazarın Türkiye’de yayınlanan ilk kitabı. Çeviri Çağlar Tanyeri’ne ait. Tavsiye ederim, fakat edebiyat da bir zevk meselesidir, eğer zevkinize hitap etmezse sakın kendinizi kötü hissetmeyin, diktatörlükle ilgili yazılmış birçok farklı romandan size en uygununu seçmek, kendi Nobel Ödülü’nüzü oluşturmak çok da bencilce bir hareket sayılmaz. 

İyi pazarlar dilerim...

08 Mart, 2014

Beğenmeyen Okumasın’ı bir blog olarak okuyucuyla ilk kez Temmuz 2012’de buluşturduk. Bloğumuzun omurgasını edebiyat oluşturmaktaydı belki ama bu edebiyat yorumlarında dahi siyasi, kültürel, sosyal ve kentsel meselelere hep kafa yorduk. Bunların en başında da- ekibin tamamının kadınlardan oluştuğunu düşününce çok da şaşırtıcı olmayacak şekilde- kadın meselesi geliyor. Bugün, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Siz değerli okurlarımızın Kadınlar Günü’nü bir röportajla kutlamak istedik.

Röportaj isteğimizi kırmayan Ayşe Yazıcıoğlu, 2010 yılında Doğan Kitap’tan çıkan 68’in Kadınları isimli eserin yazarı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Uzun yıllar özel sektörde ve medyada çalıştıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih alanında yüksek lisansını tamamlamış, şu an bu sürece aynı alanda doktora yaparak devam eden bir öğrenci, bir akademisyen, bir kadın, bir anne ve fevkalade bir dost. Kendisiyle 68 kuşağını, bu kuşağın kadınlarını ve Türkiye’de feminizmi konuştuk… 

Bu proje nasıl ortaya çıktı ve tamamlanması ne kadar sürdü?

‘68’in Kadınları bir belgesel projesi hazırlarken ortaya çıktı. Belgesel için röportaj yaptığım kişilerden birisi de Ferai Tınç idi. Doğan Kitap’ın böyle bir kitap hazırladığını söyledi ve kitabı benim hazırlamam için tavsiyede bulundu. Röportaj röportajı doğurdu diyebiliriz. Belgesel için hazırladığım sorular kitabın içeriği ile paraleldi ve dönemin erkek ve kadın eylemcilerinin gündelik yaşam pratiklerine odaklanıyordu. Çerçeve aynı olunca kitabı hazırlamak da zor olmadı.

Röportaj yaptığın kadınları neye göre belirledin?

‘68 hareketi gibi hem siyasi hem tarihi hem de gündemden düşmeyen bir konuda kişi seçimi biraz çetrefilli olabiliyor. Ben sosyal bilimci perspektifiyle baktığım için her türlü fraksiyona eşit mesafede durdum. Siyasi bir duruştan ziyade söyleşiler üzerinden anlama ve tarihe kayıt düşme gibi bir kaygım vardı. Bir diğer konu da röportaj yapmak istediğiniz kişilere ulaşabilme sıkıntısı. Herkese ulaşamayabiliyorsunuz ya da bu konuda konuşmak istemeyen kişiler olabiliyor. Ben listemdeki pek çok kişiye ve hatta daha fazlasına ulaştım.

 



Bir röportaj kitabı hazırlamanın, röportaj yapmanın zorlukları nelerdir? 


Bir önceki soruda değindiğimiz üzere kişileri belirleme, onlara ulaşabilme ve röportaj vermeye ikna edebilme meselesi önemli. Her kişide bunu başarmak mümkün olmayabiliyor. Ya bu kişi şehir dışında oturuyor ya da konuşmak istemeyebiliyor. Sonra bu kitap açısından en önemlisi, içeriğin gündelik yaşama yani bir dereceye kadar özel hayata ilişkin olması. Bu da çetrefilli bir mevzu. Hele de yaşamın bugünkünden çok daha farklı kurulduğu ve yaşandığı kişiler için... Bugün insanlar sosyal medya ile özel yaşamlarını ne kadar ortaya koyuyorsa o dönemde de tam tersi. Günün getirdiği yaşama biçimi böyle. Bir de siyasetin üzerini örttüğü perde var. Bunu kırmak kolay olmuyor. Tabii ben de onlar için hiç tanımadıkları birisiydim. Röportaj yapan kişinin bunu kırması gerekiyor.

68 kuşağı kadınlarının konuşmalarında en çok vurgu yaptıkları tema ne idi?

Bu röportajı 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle yaptığımız için ben de sorunuzu bu eksende cevaplamaya çalışacağım. Öncelikle Türkiye’deki ‘68 hareketi Batı’dan farklıdır. Batı’daki büyük yapılara olan eleştiri, özgürlük ve feminizm gibi düşünce ve dalgalar burada etkisini pek göstermiyor diyebiliriz. Bu açıdan feminizm Türkiye’deki ‘68 hareketinde yok. Bu hareket de belki iki evreye ayrılabilir diye düşünüyorum. Siyasi şiddetin egemen olmasından önceki öğrenci hareketleri ile şiddetin ağır bastığı ikinci evre. Özellikle ilk devredeki öğrenci eylemlerine katılım ve iş bölümünde nispeten bir eşitlikten bahsedilirken siyasi şiddetin artması ile toplumsal cinsiyet meselesi en geleneksel haliyle ortaya çıkıyor. Kitaptaki kadınların genelde altını çizdiği konu özellikle ikinci evrede kadının rolünün, geleneksel ailede olduğu gibi, arka plandaki işleri organize etmeye indirgenmedi oldu. Ferai Tınç’ın deyimiyle “kadının görevi hizmet” anlayışı sol harekette de hakim oluyor. Özel hayata baktığımızda elbette aşk var. Ancak Hülya Karadeniz’in belirttiği gibi, ilk elinizi tutan kişiyle hayatınızı birleştiriyorsunuz. Farklı fraksiyondan ya da okuldan biri ile ilişkiye bile itirazlar yükseliyor ki neyse ki en azından benim röportaj yaptığım kişiler bu sesleri dikkate almıyor. Toplumsal cinsiyet meselesi ‘68 hareketinde de egemen kalıplarda var oluyor. Bu arada özel hayata ilişkin meseleler kadınlar arasında bile pek konuşulan bir konu değil. Dediğim gibi, o dönemde özel hayat hala “özel”. Diğer taraftan tabii ki bir kültürel muhafazakarlık var. ‘68’ın kadınları genelde kentli, üst orta sınıf kadınlar. Kitapta yer aldığı gibi taşradan ve işçi sınıfından gelen kadınlar da var. Hangi sınıftan olursa olsun, bu kadınlara biçilen senaryo belli. Üniversiteyi bitirdikten sonra meslek sahibi olup hem çalışma hem de aile hayatlarına “uygun” bir şekilde devam edecekler. ‘68 kuşağı kadınları bu senaryoyu bozdu. Büşra Ersanlı sol hareket kadını sokağa çıkarmıştır diyor. Bence de bu eylemler sayesinde kadınlar sokağa çıktı ve bir daha da içeri girmedi!

68'in Kadınları, Doğan Kitap


Türkiye'de 68'li kadınlar olarak betimlenen kadınlara daha yakından bakarsak kültür, eğitim ve politika açısından kendi aralarında nasıl bir farklılık gösteriyorlardı? Bu kapsamda onları bir araya getiren şey sence neydi?

Altmışlı yılların sonu Türkiye’de farklı bölge ve sınıftan insanların üniversite eğitimine katılabildiği bir zamana denk geliyor. Merkezi sınav sisteminin başlaması da bu döneme denk geliyor. Bu açıdan baktığımızda, daha çok kentli, üst orta sınıf, eğitimli ailelerden gelen öğrencilerin yanı sıra artık çevre de merkezin yanında yer alıyor. İlk dönemde, üniversite yıllarında bir farklılık görülebiliyor. Dil bilen kolej mezunları ve Anadolu’dan gelen öğrenciler bir arada… Yine de öğrencilerin örneğin sendikalarda çalışmaya başlaması, fikir kulüplerinde bir araya gelmesi insanları yaklaştırıyor diye düşünüyorum. Şunu ekleyebiliriz belki, ileriki dönemlerde siyasi şiddetin artması, fabrika ve gecekondu ortamlarındaki deneyimler ve taşradan gelen öğrencilerin çoğalmasıyla birlikte kadınlar için “bacı” dönemine geçiliyor. Ancak kentli erkek öğrenciler de bu popülist söyleme meyletmeye müsait gibi görünüyor.‘68’li kadınların bir başka ortak noktası da ailelerin genelde bilgiye ve eğitime önem verip çocuklarının okumasını teşvik eden Cumhuriyet kuşağı aileler olması. Bir diğer nokta da babaların çoğunlukla kızını destekleyen ve güvenen bir baba portresi çizmesi.
                                                  
Sen 68 kadınları ile konuşurken, bugünün aktivist kadınları ile bir bağ kurabildin mi? Yoksa bugünün aktivizmi tamamen farklı dinamikler üzerinden mi işliyor? Karşılaştırabilir misin?
     
’68 kuşağının kadınlarına çok şey borçluyuz. Önce üniversitedeki eylemlere katıldıkları, sonra sol hareket içinde yer aldıkları, hareketin getirdiği pek çok zorluğu üstlenerek bir model oldukları ve 1980’lerdeki feminist harekette önemli bir rol oynadıkları için. Tepeden inme olarak eleştirilen Cumhuriyet döneminin modernleşmeci hukuki ve siyasi yeniliklerinin üzerine onların ’68 hareketinde ve sonraki sol hareketteki varlığının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Onlar yaşamın ta kendisi üzerinden ve kendi hayatları ile bu katkıyı sağladılar. Bazen sadece sokakta olmak bile yeterlidir. Gezi direnişinden bir örnek vermek istiyorum. Gezi direnişinde feministlerin aktif olduklarını biliyoruz. Ancak Gezi’de bir çadır gözüme ilişti: Emzirme çadırı! Bugünkü ortamda artık kadın olma hali, kadınlık herhangi bir siyasi ya da toplumsal olayın dışında değil. Hepsi bir arada yaşanıyor. Bugünün kadın aktivistleri kadın olmanın bilincinde ve bunu her yere taşıyıp mevcut toplumsal kalıpları sarsıyor.

Kitabında bu kuşaktan gelen 16 farklı kadına yer veriyorsun. Gündelik hayatlarında farklı biçimlerde karşılaştıkları ve mücadele içine girip kazanım elde ettikleri ataerkil yapı ile bugün içinde olduğumuz ataerkil yapı arasında nasıl bir fark sence?  Yoksa günümüzde kadınlar daha zorlu bir mücadele içinde mi?

Bugün, aslında altmışlarda da var olan ama şimdilerde siyasi konjonktürle pekişmiş olan bir muhafazakarlık ikliminden söz edebiliriz. Aslında ben buna kültürel muhafazakarlık demeyi tercih ediyorum. Sadece yaşayış tarzı meselesiyle birbirinden ayrılan iki toplumsal tabaka var diye düşünülebilir. Ya da şöyle söylesek, başörtüsünü çıkarırsak ataerkil yapı konusunda Türkiye’de kutuplaşmış olan kesimler birbirinden ne derece farklı? Ataerkil yapının sorgulanması, gündelik yaşam, evlilik ve cinsellik gibi konularda farklardan çok benzerliklerden konuşmak daha mümkün gibi geliyor bana. Bunda Zeitgeist yani zamanın ruhu da etkili. 1980’lerden beri dünyada içe dönüş yaşanıyor. Neoliberal politikalar bireyi, kültürü ve cemaati destekliyor. İçinize dönün ve örgütlenmeyin! Oysa altmışlı yıllar insanların mobilize olduğu, göç ettiği, sokaktan bir şeyler öğrendiği, dışa dönük yaşadığı yıllardır diyebiliriz. Türkiye’de 1950’lilerden sonra başlayan hızlı göç sonrası hele ‘68’de kent olgusunun güçlendiği, kentin kalabalıklaşmaya başladığı ve ortak tecrübelerin oluştuğu bir dönemdi diyebiliriz. Bu dönemde ‘68 hareketine katılan kadınlar siyasi ve toplumsal düzeni değiştirmede erkeklerle eşit rol üstlenerek mevcut düzene ve normlara meydan okuyor diye düşünüyorum. Ancak özellikle siyasal şiddetin artmasıyla mevcut kadın-erkek ilişkileri yeniden gün yüzüne çıkıyor ve erkekler önde, kadınlar onların arkasında yer alıyor. Aslında Behice Boran gibi bir liderden sonra bu harekette çok kıymetli kadınlar olmasına rağmen Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Sinan Cemgil gibi bir kadın figüre rastlayamıyor olmamız şaşırtıcı geliyor.


Türkiye’de bağımsız bir ikinci dalga feminist hareket çok da ortaya çıkmıyor. Yani kadın hareketi kendisini daha çok sol hareketin içerisinde tanımlıyor. O dönemin kadınları için önce devrim sonra kadın hakları gibi bir durum söz konusu. Diğer taraftan Türkiye’deki 68 kuşağı da bir anlamda ataerkil. Aslında sanki bir ikilemin içindeler. Sen bu ikilemi nasıl yorumluyorsun?

O dönemin en önemli ikilemi belki yine bu topraklarda çok etkili olan ve “her şey vatan, devlet ve toplum” için anlayışının zaman zaman değişen önceliğiyle ama genelde bu minvalde akmasıyla ilgili. Biraz önce değindiğim üzere, Türkiye’deki ’68 belki başta üniversite yönetimini eleştirirken esas etkin olan yapıları devam ettirme yoluna girdi ve hatta yetmişlerde kendi katı yapılarını kurdu. Feminizme geçersek; her şey toplum için, toplumu değiştirmek ve kurtarmak içinse sizin haklarınızın ne gibi bir önceliği olabilir? Bir de sol hareket farklı ortamlara giriyor ve fabrikalarda, köylerde, gecekondularda aktif oluyor. Eteğin altına pantolon giymekten başka bir formül var mı? Ataerkil yapı farklı suretleriyle her yere nüfuz etmiş durumda. Bir ikinci mesele de, altmışlarda bir çeviri ve yayın zenginliği var. Ancak feminizmle ilgili gelişmelerin daha çok kolej mezunu, dil bilenler tarafından takip edildiği gibi bir izlenime kapıldım. Genelde ise feminizm Türkiye ‘68’inin gündeminde, hele de öncelikli gündeminde hiç değil. Sonuç olarak, ikinci dalga feminizmi Türkiye’deki şartların kendi özgünlüğü nedeniyle yeşeremedi ve 1980’leri beklemek durumunda kaldı. Belki Kürt hareketine kısaca değinmek gerekebilir. Kürt hareketi bugün bariz biçimde görünen haliyle kadın ve erkeğin temsili konusunda bir farklılık sergiliyor. Bunda benimsenen siyasi söylem ve önceki kuşaklar kadar hareketin kendi yapısı ve gelişiminin de etkisi olabilir. 

68 kuşağının kadınları, 1980'den sonra yeni dalga feminist hareketten nasıl etkileniyorlar? 3. dalga feminist harekette yer alıyorlar mı? Daha da ileriye götürüp sorarsak, 2000’li yıllarda bu kadınların savundukları şey nedir? Bu konuda ortak bir noktaları var mı? Örneğin, Oya Baydar “Yetmez ama Evet”çi olduğunu söylemişti en son. Bu kadınların AKP’ye bakış açısı hakkında söylemek istediklerin var mı?

 ‘68’li kadınlar bugün elbette ekseriyetle feministler ve konuştuğumuz üzere aralarında seksenlerdeki dalgaya aktif olarak katkıda bulunan isimler var. Ancak Oya Baydar örneği şöyle bir genel siyasi duruşa işaret ediyor: Bu kuşağın bugün aldığı duruş onların geçmiş on yıllar boyunca edindiği tecrübelerle yakından ilişkili. Bir kere ezilmiş ve mağdurun yanında olma, haksızlığa karşı gelme ’68 hareketinin düsturlarından. Sonra hareketin yetmişlerdeki genişlemesi ve kapalı örgüt yapısı ile birlikte devlet şiddetive iki darbe yaşaması da önemli. Bir de sürgün hayatı var… Üstelik tüm bunlar bir bireyin yirmi yıllık hayat çizgisine oturuyor. Bu nedenle hem dünyada hem de Türkiye’de özgürlükleri en kuvvetli ve en aşırı şekilde savunan kesimler bu kuşaktan çıkabiliyor. Ancak bazı durumlarda bunun siyaseten doğruluğu tartışılır. Kadın ve erkeğin aynı ve eşit olmadığı anlayışını benimsemiş ve tüm programını buna göre kurgulamış bir partiden özgürlükler konusunda bir adım beklemek bence fazla iyimser olur. İyimserlik özneldir ve eninde sonunda kişinin tecrübelerinin bir sonucudur. Son olarak şunu ekleyebilirim, ’68 kuşağının üyeleri farklı kutuplardaki grupların kanaat önderleri oldular. Biz görüşlerini benimseyelim ya da benimsemeyelim… Sadece bu kitapta yer alan kişilere bakmak ve bugün neler yaptığını düşünmek bile yeter.

Bu kitapta ya da geçen yıl Toplumsal Tarih’te yaptığın gibi yeni bir röportaj serisi projesi düşünüyor musun? Ajandanda neler var?

Toplumsal Tarih için yaptığım beş röportajlık Tarihçinin Odası serisinin bir kitaba dönüşmesini arzu ediyorum. Röportajın çok sevdiğim bir alan olduğunu söyleyebilirim. Yeni projeler elbette gelecektir...

04 Mart, 2014

Ekibimizin son buluşmasının konusu olan kitap Selim İleri'den Mel'un'du. Selim İleri'nin, "bir us yarılması" dediği, Osmanlı'dan Charles Dickens'a, Cahide Sonku'dan Pierre Loti'ye, Nurullah Ataç'tan Karl Marx'a kadar herkesten 'bilinç akışı' tekniğiyle bahsettiği eserekli bir aklın gelgitli hikayesi "Mel'un"u, şanına uygun bir şekilde ancak aşağıdaki  şekilde yorumlayabilirdik:
 
 
Burcu  Kadınların da erkeklerin de tırnakları var, ama kadınlar tırnaklarını çeşitli renklere boyuyor. Bu aslında düşünüldüğünde garip ve saçma bir şey. Güzellik algısının bu şekilde oluşmuş olması... Tamam sosyal bilim okudum, kadın bedenine yüklenen anlamları biliyorum ama çok basit düşünüldüğünde bu eylem çok saçma aslında. Bir fırça yardımıyla el tırnaklarını herhangi bir renge boyuyorsun. Sosyal bilimci olarak değil, oldukça basit bir beyin olarak düşündüğümde eylemin kendisi saçma. Çok düşündüğünde birçok şey çok saçma zaten.

Gözde  Acaba Virginia Woolf oje olan dönemde yaşasaydı n'apardı? Kendine ait bir odada çeşit çeşit ojesi mi olurdu yoksa karşı mı çıkardı? Bu kararsızlık ve emin olamama hali de sıkıntılı. Cahideciğim ise kesin tartışmaya ihtiyaç duymadan ojelerini bir başkasına sürdürüyordur, tabi ki kırmızı olacak. Hayatının son döneminde sefalet içinde yaşamasına rağmen o halde bile ojesini ihmal etmediği gibi bir his var içimde. Ojenin aslında başka bir yanı da olabilir. Kapitalist sistemde arz fazlası için talep de yaratmak önemli. Şöyle bir şey duymuştum; o sene saçlarda kızıl tonların ham maddesindeki bir maddenin arzında fazla olduğundan firmalar kızıl saç modası seferberliğine çıkmışlar. Belki ojenin de böyle bir hikayesi var, kim bilir...

Burcu  Ojenin öyle bir hikayesi var midir ya da Cahideciğim ne renk oje tercih ediyordur bilmiyorum ama ben yine düşündüm de, birinin bana aklını kaybedecek kadar, saplantısından ve tutkusundan bilincini akıtacak  derecede aşık olmasını isteyebilirdim. Düşünsene, bir Sayru var ve Cahide'ye olan aşkından ötürü usunu bile yarıyor. Gerçi ilk etapta bana çekici gelse de, eğer bu aşkın ucu bana direkt dokunursa ve ben o kisiyi sevmiyorsam çok boğucu da olabilir. Tek taraflı olursa bunalırım ben. Yalnız, birinin bana olan tek taraflı sevgisinden bunalabilirim ve onu sürdüremeyebilirim ancak benim bir başkasına olan tek taraflı kendi sevgimi sonsuza kadar devam ettirebilme potansiyeline de sahibim bence. Bu durumda hem Sayru hem Cahide olduğum söylenebilir mi acaba??

Gözde  Selim İleri'nin kitapta diğer insanlardan uzaklaşması gibi bir duruma neden olmaz mı acaba bu tek taraflı sevgi durumu? Orada da saykodelik bir durum var bence. Aslında aşırı narsisizm gibi bir şey. Bir başkasına seni sevme hakkı tanımıyorsun, kontrol sende olacak, sen seveceksin öyle mi? Sevginin de iyisini sen biliyorsun yani? Hem Sayru hem Cahide olma, genç Osman ol, cesedin yakışıklı kalsın :)  
Burcu   İyi de çevrene şöyle bir bak, bir metrobüse bin, İstiklal Caddesinde bir yürü... Sence bu insanlar, bu kalabalık uzaklaşılmayı hak etmiyor mu? Çok bir İlber Hoca gibi konuştum ama bence "Mel'un"daki Sayru da da biraz İlber Ortaylılık vardı: herkes cahil, kimse düşünmüyor, kimse okumuyor, tek muhteşem benim! :)

Gözde Muhteşem devirler Cahide zamanındaydı ve onlar da geçtiler. Şu anda sen dahil hiç kimse muhteşem değil, üzgünüm :)
 
Tabi ki ekip -herkes katılamasa da- olarak da toplanıp kitabı değerlendirdik. Bir klasik haline gelmiş cümlelerimizi ve buluşma fotoğrafımızı da ekledik.
 
 
Özlem: Us yarılması bana göre değil.
Burcu: Korkarım ki benim de usum yarılmış. 
Gözde: Uslu kelimesinin kökünün us olduğunu bu kitapta farkettim.
Hazal: Bana piyano çalan Avrupai kadın tiplemesiyle gelmeyin.
Merve: İnsanlardan çok çekmiş kafası karışık bir ötekinin içini döktüğü günlükler.
 
 

03 Mart, 2014


"Bize göre en büyük itiraf, kimi zaman gitgide derinleşen bir sessizlik kuyusunun içinden, yeryüzüne ölü bir sazan gibi bakmaktır. Yalnızca bakmak."

Doğum günlerinde aldığınız hediyelerin hepsi çok anlamlıdır kuşkusuz, ama benim için özellikle kitapların yeri ayrıdır hep. İşte 30. doğum günümde bana hediye edilen Hasan Ali Toptaş'ın Ölü Zaman Gezginleri adlı hikaye kitabının yeri de hep ayrı olacak benim için. Öyle ki bu sayede hem Hasan Ali Toptaşla tanışmış oldum hem de uzun bir aradan sonra yeniden öykü okumanın zevkiyle. Toptaş çok üretken ve bol ödüllü bir yazar. 1992 yılında Ölü Zaman Gezginleri adlı eseriyle Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birinciliğe layık görülmüş. Bin Hüzünlü Haz adlı eseri 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü alırken Uykuların Doğusu adlı romanı da 2006 Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görülmüş.

Türk edebiyatı ve hikaye denildiğinde aklıma ilk Sait Faik Abasıyanık ve eserleri gelir. Özellikle ortaokul yıllarımda büyük keyifle okuduğum Semaver Sarnıç'ın yeri bende ayrıdır. Ölü Zaman Gezginleri'ni okuduktan sonra bu eserin Semaver Sarnıç'tan sonra bende en çok etki bırakan öykü kitaplarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İletişim Yayınları tarafından yayımlanan bu eser Ölü Zaman Gezginleri ve Yoklar Fısıltısı adlı iki bölümden ve toplam 16 öyküden oluşuyor. Tüm öyküleri beğenmekle birlikte özellikle Ölü Zaman Gezginleri bölümündeki öyküleri daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Eserdeki en beğendiğim öyküler ise Balkon, Şarap Lekesi, Gökyüzü Gri, esere adını veren Ölü Zaman Gezginleri ve Şükrü Erbaş için yazılan Herkes Gibi Safa Bey adlı öyküler.


Bu eseri nasıl tasvir edersin diye bana soracak olursanız içinde derinlikli bir anlam barındıran, okuyanı sorgulatan, özellikle de eseri okuduktan sonra hayalle gerçekliğin varolanla kurgunun ne olduğuna dair kendinizi sorgulayacağınız bir eser olduğunu söylebilirim. Ayrıca kitaptaki betimlemeleri de çok başarılı bulduğumu iletmek isterim. Hele Korkuyla Yaralı Dört Keklik adlı hikayede öyle bir kar tasviri vardı ki onu paylaşmazsam esere haksızlık yapacağımı düşündüm:

"Kar hala yağıyordu. Kar durup dinlenmeden yağıyordu, boynumuza kulağımıza dolarak, hatta kirpiklerimizi birbirine düğümleyerek yağıyordu; neden yağdığını düşünmemize fırsat tanımadan yağıyordu; adımlarımızı körelterek yağıyordu; ağırlığını taşıdığımız umutların üstüne yığarak yağıyordu; bıkmadan usanmadan yağıyordu." (56-57).

Ekşi Sözlükte Ölü Zaman Gezginleriyle ilgili yazılan değerlendirmelerden birinin eseri gene bloğumuzda incelediğimiz Kör Baykuş'a benzetmeleri de bir başka tesadüf. Aslında ben de Şükrü Erbaş için yazılan Herkes Gibi Safa Bey adlı öyküyü gene bloğumuzda değerlendirdiğimiz Patrick Suskind'in Güvercin adlı eserine benzettim. Eser tekdüzelik, sıradanlık, ve tekrar duygusunu çok başarılı bir biçimde yansıtıyor.

"Kendi yaşamının da, sürekli çalınan bir şarkı olduğunu düşündü birden. Eviyle işi arasında uzanan yol vardı kafasında. Aynı evlerle kuşatılmış, aynı insanların gelip geçtiği, aynı seslerin dolup taştığı tatsız bir yol.... Kim bilir belki de aynı yolu yürümekten ayakları, aynı renkleri görmekten gözleri, aynı sesleri duymaktan kulakları ne kadar tez körelmişti. On üç yıldır? Aynı, aynı, aynı...." (135).

Eğer siz de bir yandan yaşamı, gerçekliği sorgularken bir yandan da inanılmaz güzel betimlemelerle dolu öyküler okumak istiyorsanız Ölü Zaman Gezginleri'ni şiddetle okumanızı tavsiye ederim. Zira ben yazarla geç tanışsam da bundan sonra mümkün olduğunca yazarın diğer eserlerini okumaya çalışacağım. Bundan sonraki ilk yolculuğum da Toptaş'ın Uykuların Doğusu adlı romanı olacak. Herkese iyi okumalar dilerim!





01 Mart, 2014




İntikam için hep uzun zaman gereklidir… Mesela yıldırımı düşün… İnsanı nasıl da hemencecik çarpar... Yıldırımın meydana gelebilmesi için ne kadar zaman gerekli bunu hiç düşündün mü?...”

 “O günler en iyisiydi, ya da en kötüsüydü, akıl çağıydı ve aptallık çağıydı, inançlar zamanıydı ve inançsızlıklar zamanıydı.” 1859 senesi, yani Fransız Devrimi’nden tam olarak 70 sene sonra gazetelerde tefrika ettiği İki Şehrin Hikayesi’nin ilk cümlesinde, devrimden önceki zamanları işte böyle anlatıyordu Charles Dickens.


İki Şehrin Hikayesi, Fransız Devrimi’ne doğru giden süreç içerisinde Paris ve Londra’da yaşananları konu alan bir 19. yüzyıl romanı. Dickens, bu iki şehrin insanlarını, hayat şartlarını, aşklarını kendi gerçekçiğinin süzgecinden geçirerek anlatıyor. Zamanının Paris’ine, Londra’sına götürüyor okuyucuyu.


Dickens’ın diğer kitapları gibi bu kitabı da çok sürükleyici bir anlatım tarzına ve merak uyandıran bir olay örgüsüne sahip.


1775 senesinde, kasım aylarının sonlarına doğru bir cuma gecesi Fransa’dan Londra’ya at arabasıyla yapılan uzun bir yolculukla başlıyor roman. Bu yolculuğu yapanlardan birisi Lorry’dir. Lorry, suçsuz yere hapiste yatan doktor Manette’in kızı, Lucie’ye babasını bulabilmesi için yardım etmek istemektedir. Kısa sürede Paris’deki meşhur şarapçı Defarge’ın dükkanına giderler ve Lucie, burada babasına kavuşur. Ardından babasıyla beraber Londra’ya dönen Lucie, yolculuk sırasında Charles Darnay adında bir Fransız soylusuyla tanışacaktır. Bu, her ikisi için de farklı bir dönemin başlangıcı olur. Aynı zamanda, “Fransa’da bir fırtınanın kopmak üzere olduğu” yeni bir dönemdir bu.


Dickens’a göre devrim öncesi Paris'e acı egemendi. “Gençlerin yüzü yaşlılarınkiyle aynıydı. Çocuklar acının ses verdiği birer cüce gibiydiler.” Bir yanda “açlık, dumanı tütmeyen bacaların üstüne yuva yapmış, ekmeğin kırıntısı bile bulunmayan fırınları işgal etmişti.” Bir yandan da kırbaç sesleri, süvariler, köylülerin başlarını eğerek bekledikleri efendileri ve açlık, işkence, ızdırabın dolu olduğu büyük şatolar. Açlıktan ölen insanların rastgele toprağa gömüldüğü, mezarların yerlerini belirlemek için tahta parçası bile bulunamadığı büyük bir yoksulluğun yaşandığı yıllardır. Böyle bir zamanda, bir de, ülkenin karışacağını anlayan Fransız soyluları Londra’ya kaçmaktadır. Fakat devrim sonrası bu kaçışlar giderek zorlaşacaktır.


Kitabın en etkileyici bölümü şüphesiz Bastille’in düşüşünün anlatıldığı yer. 14 Temmuz 1789 günü Paris'de yaşananları kesinlikle bir de Dickens'ın bu kitabında görmek gerekir. Dickens'ın hikayesinde, o gün, Lucie ve babası Saint Antoine’de, evlerinin penceresinin önünde dışarıdan gelen ayak seslerini dinliyorlardı. O gün, Fransa 1789 senesinin Temmuz ayındaydı. Bastille’in düştüğü gün “yüzlerce kişinin ayak sesleri sokağı inletiyordu. Sabahtan beri sokağın yaşayan ölüleri bir o yana, bir bu yana koşturup duruyorlardı ve zaman zaman aydınlanan güneş bu ölülere ışık veriyordu sanki.” “Her olayın bir merkezi vardı.” Dickens’a göre Saint Antoine’de “bu olayın merkezi de şarap dükkanıydı.” Herkes, kadınlar, erkekler, çocuklar eline silah, taş, sopa, ne olursa alıyor ve Bastille’e doğru gidiyordu o gün. Peki ya o günden sonrası? Dickens’a göre Bastille’in düşüşünden sonra hiçbir şey değişmiyor. Dickens, devrim sonrasını da öncesi gibi eleştirel bir dille aktarıyor. Bu kitabında devrimin ardından yaşanan üç seneyi bir önceki dönemin devamı olarak görüyor.

Bastille'in Düşüşü, 14 Temmuz 1789


Bazı şehirlerin edebiyat açısından çok büyük bir cazibesi vardır. Birçok romana konu olur bu şehirler, birçok insanı da bu şekilde büyülerler. Aslında belki de bu şehirlerin en güzel halleri yine yalnızca bu romanlardaki halleridir. Belki de şehirlerin bu cazibesini yaratan da romanlardır ya da bu şehirlerin tarihi, coğrafi konumu, insanları, hikayeleridir bir romanı böylesine konuşturan. Görünen o ki Paris ve Londra edebiyatçılar açısından bu cazibeli şehirler arasında yer alıyor. Bu iki şehrin hikayesini de Charles Dickens'dan mutlaka dinlemek gerekiyor.  




27 Şubat, 2014




Ben kendisini İletişim Yayınları'ndan çıkan "Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde" ile tanıyıp, bu tanışıklığı  "Olduğu Kadar Güzeldik" ile pekiştirdim. Mahir Ünsal Eriş, genç ve yetenekli bir öykü yazarı. Kendisi ile röportaj yapma teklifimizi kabul etti ve sorularımızı sabırla cevapladı. Eriş ile öykülerden, yazarlıktan, nasıl yazdığından bahsettik. Bizim çok hoşumuza giden bu sıcak sohbetimizi sizinle de paylaşıyoruz. Soru ve cevaplarımıza geçmeden önce bu ilk röportajın bizim için çok önemli bir yere sahip olduğunu da belirtmek ve kendisine buradan tekrar teşekkür etmek isteriz.




Edebiyat, yazmak, senin için ne ifade ediyor? Nurdan Gürbilek, Kör Ayna Kayıp Şark'ta "her yapıt bir endişeye doğar" diyor. Seni edebiyata iten duygulardan bahsedebilir misin?


Biz bu meseleyi, edebiyatımızın mavi pelikanı Sinan Sülün’le hemen her bir araya gelişimizde ama ayık ama sarhoş, en az bir çevrim tartışıyoruz. Sinan bana kızıyor. Çünkü o, “benim bir derdim var, dünyaya söylemek, anlatmak, işaret edip göstermek istediklerim var, bir derdim var, ondan yazıyorum,” diyor. Ben öyle diyemiyorum. Benimki galiba gevezelik. Ben anlatmayı seviyorum. Anlatacaklarım var. Ama iyi ama kötü, kudretim yettikçe, aklım erdikçe de anlatayım istiyorum. Çünkü dünyayla derdin kitapta değil sokakta çözülebileceğine inanıyorum galiba biraz.

Yazmaya başlamadan önce “yaratıcı yazarlık atölyesi” benzeri çalışmalara katıldın mı? Bu tarz çalışmaları yararlı buluyor musun?

 
Yok, hiç katılmadım. Usul erkân bilmediğim de çok belli oluyordur zaten yazıda. Yararlı mı yararsız mı bilmiyorum, çok girmek isteyeceğim bir tartışma değil galiba bu. Ama en azından katılımcıların yazmaya devam edip etmemeleri konusunda kararlarını etkiliyordur diye umuyorum. Değilse bile, nasıl yazıldığını görmek okura iyi gelebilir. Hani tiyatro için derler, ‘her tiyatroyla uğraşan son nefesini sahnede verecek diye bir kaide yok ama en azından insan seyretmeyi öğrenir orada’ diye. Onun gibi bu da biraz. 

Öykülerinde erkek ağırlığı var, bu bilinçli bir tercih mi; yoksa öyle geldiği için mi erkekleri yazıyorsun? Bir de özellikle ilk kitapta, kadınları seviyor musun, onlardan korkuyor musun, nefret mi ediyorsun anlaşılmıyor. Yani esas karakterin kadın olduğu iki öykü var: ilki Gülderen. Gülderen'i seviyor insan ama daha çok acıyor; çok güçsüz, çok korkak. Diğeri ise; göğsünü kaybeden kadın karakter. Güçlü gibi ama aslında değil; kocası tarafından ihanete uğramış. "bir konsomatris hikayesi" adlı öyküde anlatıcının ablası da  güçsüz, saf ve hatta 'aptal'. Ben bu kadınlarla aramda bağ kuramıyorum mesela ama seviyorum, acıyorum. Neden bu tarz kadınlar?

Bilmem. Adamlar da çok farklı değiller ki. Macarca okumaya büyükşehire gelip hırsız olmuş, soymaya girdiği ilk evde de köpekle arkadaş olmuş adamlar var, patronuna gizliden âşık olduğu için onun ölüp yerine oğlunun patron olduğu bir dünyayla barışamayan, sevgilisinden özür dilemeye gidip bembeyaz entarisine kusan adamlar var. Geneli güçsüz, saf ve hatta –ben kıyamıyorum aptal demeyeyim- şaşkın tipler. Ancak acıyla, acı söz konusu olduğunda keskinleşebiliyorlar. Ama daha çok kadın anlatmak istiyorum tabii ki. Çalışıyorum. İnsan kendini deneyip duruyor.

Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ve Olduğu Kadar Güzeldik'te yer alan "işe çıkılacak gün" öyküsü ve "mektup yazılacak gün" öyküleri sanki birbirini tamamlayan öyküler gibi geldi bana öyle mi? Bir de bazı öykülerde benzer isimlere rastladım "Evrenos" ve "Erdinç Hoca" aynı insanlar mı?

 
Evet, ilk kitapla ikinci kitaptaki öyküler arasında açık bağlantılar var. Her ikisinde birden görünen insanlar da var. Belki üçüncüde de olur, bilemiyorum. Aynı olay ya da durumun başkalarınca nasıl göründüğünü merak etmek çocukluktan beri sevdiğim bir şeydir. Denemek istedim. 
  
Kitaplarını tamamlaman ne kadar sürdü? (karar aşamasından basım aşamasına kadar) Kitabın ya da öykünün tamamladığını nasıl anlıyorsun?

 
İlki çok uzun sürdü. Levent Cantek çok bekletti beni. Dosyayı teslim ettiğimi bile unuttuğum bir zamanda geldi haber. Ama ikincisi daha çabuk oldu tabii. Ben teslim ettim, Cantek baktı, yayın kurulu baktı, redaktör düzeltti, Cantek düzeltti ve basıma hazır hale geldi. Bir ay içinde falan bitti işi. İlkinde sadece beklediğim süre altı aya yakın. Bittiğini nasıl anlıyorum? Galiba şöyle, ben bir hikâye kafamda tamamlanmadan, ilk paragrafı ve son paragrafı kafamın içinde yazılmadan oturmuyorum başına. Öyküler biriktikten sonra da gerisi forma hesabı.

Seni yazarken besleyen şeyler neler?

Hayattır herhalde. Kitap hariç değil.

Yazma odan nasıl? Yazarken dış dünyaya kendini kapatıyor musun? Yazarken belli ritüellerin var mı? Kağıt – kalem ile yazanlardan mısın yoksa daktilo veya bilgisayar kullananlardan mısın?

 
Dağınık. Annelerin bir türlü ikna olamadığı o “bu dağınıklığın kendince bir düzeni var” dağınıklığında bir oda ve masa. Bilgisayarla yazıyorum ben. Elde yazdıktan sonra onu bilgisayara geçirmek eziyet gibi geliyor. O yüzden doğrudan bilgisayarda yazıyorum. Ama çok tembelim ben. Temize çekileceğini bilsem kesin deftere yazardım. Bir de gece çalışabiliyorum ben. Herkes, evdeki, apartmandaki, karşı apartmandaki herkes uyuduktan sonra. Müzik dinleyemiyorum. Ama Flash Tv izlemeyi severim çalışırken. 

Neden öyküden romana geçmeye karar verdin?

Öyle bir karar vermedim aslında. Romanla uğraşıyorum, bu ara çok fazla dergilere, şuraya buraya yazmayacağım dedim kendime. Onu da beceremedim gerçi, OT’la bozdum yemini. Ama öyküyü bırakmış değilim. Bırakmam da herhalde. Geçenlerde Levent Cantek de yine iştahlandırdı beni öykü yazmaya. Yazıyorum ben de, devam ediyorum. Öyküye devam romana selam; hayatımız slogan oldu. Yaşasın Gezi!

Türkiye'deki öykücülük hakkında neler düşünüyorsun? (Mesela neden bu kadar az değer gördüğü ve hep roman öncesi bir deneme gibi değerlendirilmesi yönünde senin fikirlerin nedir?)

İyi şeyler düşünüyorum. Çok güzel öyküler yazılıyor, çok güzel kitaplar çıkıyor. Hem de büyük büyük yayınevleri basıyor bu gencecik öykücüleri. Bu önemli bir gelişme. Çok iyi öykücülerimiz var, daha da iyileri olacak, göreceğiz. Bana öyle bir sıçrama tahtası gibi gelmiyor ama öykü. Yani aynı şeyler değiller bir kere. Öyküye bol su katınca roman olmuyor. Başka türlü kuruluyor, yazılıyor ve okunuyorlar. Kaldı ki öykünün sanıldığından daha itibarlı bir yerde durduğunu düşünüyorum artık. Güzel şeyler okuyacağız bence, çok heyecan verici. 

Sinemayla aran nasıl? (Bu aralar fazlaca Türk filmi izlediğini biliyorum ama genel bir soru olarak düşünebilirsin bunu.)

Sinemayla kötü ama filmle iyidir diyebilirim. Bir sağlık durumundan ötürü sinemaya gidemiyorum. Görsel ve işitsel uyaranların kuvveti beni kötü yapıyor. Ancak Nuri Bilge Ceylan filmlerine falan gidebiliyorum. Yeşilçam’a, özellikle de Safa Önal-Bülent Oran-Sadık Şendil üçlüsünün yazıp, Osman Seden’lerin, Atıf Yılmaz’ların, Memduh Ün’lerin, Erksan’ların, İnanoğlu’ların çektiği siyah-beyaz yılların filmlerine müptelalığım kaygı verici boyutlardadır ama. Orada bize şeklen benzeyen insanların yaşadığı erişilmez uzaklıktaki bir gezegeni izliyor gibi hissediyorum. Dünyanın en dibine denk geldi ömrümüz. Keşke kırk yıl daha önce doğmuş ve çoktan ölmüş olsaydım.

Neden Türkan Şoray?

Neden mi? Başkası da mı var?
 

10 dil bilmen senin hakkında en çok bahsedilen özelliklerin biri, bu diller hangileri?  Sence dil ile olan bu ilişkin yazmanı nasıl etkiliyor?

 
Benim on dil bilmem sadece Gülenay Börekçi’nin teveccühünden ibaret. Çünkü belli bir sayısal karşılığı olduğunu düşünmüyorum dil bilmenin. Dil, anlaşıyorsanız dildir. Bir insanla, bir yazıyla, bir sesle anlaşılabildiğiniz sürece o dili dil olarak kabul edebiliriz. Bunun dışındaki tüm dilbilgisi donuk bir ansiklopedik bilgi yığınıdır. Kaldı ki şöyle bir durum var. Hiç yabancı dil bilmiyorum,  diyen birinin bile Azerice, Kırım Tatarca, Irak Türkmencesi ve Gagavuzcayı doğal olarak anlayabileceğini kabul edebiliriz. Yani insan Fransızca öğrenmekle sadece bir dil yüklenmez, İtalyancayı, İspanyolcayı, Portekizceyi, Valoncayı hatta Rumenceyi de anlamayı kolaylaştıracak hatta anlaşılır kılabilecek bir paradigmayı Fransızcayla beraber alır. O yüzden şu kadar dil biliyorum demek pek itibar edilecek bir şey değildir. Hangi dilleri konuşuyor, yazıyor, okuyor, dinliyor, anlıyorsanız dil odur. Anladığım bazı diller var benim de. Ama annemin evin içinde, çarşıda, pazarda konuştuğu dille kurduğum ilişki sanırım daha çok etkiliyordur yazmamı.

Yazmanın ve çevirinin yanı sıra  akademik olarak da yoluna devam ediyorsun öğrendiğim kadarıyla. Master-doktora konuların nelerdir?

 
Etmiyorum. Hafazanallah, devam etmeyi düşünmüyorum bile hatta. Akademinin durumu malum, anlatmayayım şimdi emekli paşalar gibi uzun uzun. Benimki biraz askerlikle ilgili bir durumdu. Kamuflajları giymeyeyim derken tarih doktoru olacaktım neredeyse. Bir de tabii arkeoloji mezunuyum ben, işsiz kalacağım muhakkaktı. Akademiye yanaşmaktan başka çarem yoktu. Neyse ki temelli sıyrıldım artık. Eğlenceli konular çalıştım ama. Mastıra başvurmaktaki niyetim Türkiye Yahudilerinin modernleşmesini çalışmaktı. Sonra girdiğim bütünleşikte de çalıştığım konu ‘Türkiye Yahudilerinde Türk Milliyetçiliği’ydi. Şimdiyse bedelliyi ödeyeyim diye çektiğim kredi için çalışıyorum. Hayat.
 
 
Seninle ilgili internette araştırma yaparken Afili Filintalar’daki birkaç yazına da rastladım. Afili Filintalar ‘a ne zaman katıldın ve ayrılmayı düşünüyor musun?
 
Afili Filintalar ’la ilgili fikirlerimi daha önce Yalnızlar Mektebi ile yaptığımız bir sohbette anlatmıştım uzun uzun. İkinci baskı yapmayayım şimdi. Ama şu var. Afili Filintalar hala okuyucusu olan bir yazı ortamı. Burun kıvıranı kadar, ısrarla inatla okuyanı takip edeni de var, beğen beğenme. Okurun hazırda beklediği bir yer. İlk kitabımın çıktığı günden beri neredeyse, benimle öykülerini, romanlarını, kitap dosyalarını paylaşan insanlarla tanışıyorum. Bunların arasında yazmaya şaşırtıcı bir iştah ve yeteneği olan gencecik adamlar, gencecik kadınlar var. Onların öykülerini burada, kendi adıma ayrılan sayfada yayınlamak istiyorum. Artık adı Konuk Filinta mı olur ne olur bilemiyorum. Ama benim mail kutumda kalmasınlar, okuyucu bulsunlar ve geri dönüşler alsınlar istiyorum. Edebiyat-yazı blogları bu kadar hayati önem ve değerdeyken bu imkânı yeni öyküler okumak için kullanalım istiyorum. Elimde birikiyorlar. Paylaşacağım yakında.

 
Ve bir on yıllık gelecek planında yazar-akademisyen-köşe yazarı olarak hedefinde neler var?

Akademisyenlik zinhar, köşe belki, biraz elim rahatlarsa. Ama futbol yazmayı seviyorum ben, fırsat olması lazım. Kısmet. Ama öyküye romana ömür elverdikçe, akıl erdikçe devam etmek niyetindeyim. Yani anlatacaklarım oldukça tabii. Romanlarım var, öykülerim var, bakalım. Ömür olsun da.
 


23 Şubat, 2014

O bir best seller, o bir polisiye ve aynı zamanda komik! Ey okuyucu daha ne istiyorsun! Bu kitabı al ve oku!

Bir kitabı tanımak için elinize aldığınızda 5 duyu organınızın bir kısmını kullanarak şöyle güzelce evirip çevirmek istersiniz –en azından ben isterim- ama bazen buna fırsat kalmadan kitap durduğu rafı, kapağı ve etrafını saran reklamları ile kendini anlatmaya başlar. Galiba bu genel olarak best seller kitaplarda yaşanılan bir durum. Bir yandan da şöyle bir gerçek var ki bazen okuyucu olarak hazıra konmak istiyoruz; herkesin beğenisini toplamış, konusu da ilginç ve önemli otoriterlerden kabul görmüş… e daha ne olsun! Benim bir şey keşfetmeme ya da aramama gerek yok, keşfedilmiş ve onaylanmış. Benim yapmam gereken tek şey sadece ‘okumak’ ve tadını çıkarmak. Kitap okumanın en pasif hali bu olsa gerek. İşte bu, best seller kitap okumanın dayanılmaz rahatlığı…


Neden bunları anlatıyorum size çünkü bu yazımda bu formüle uyan bir kitaptan, Pis Maymun’ dan bahsedeceğim. Pis Maymun’ un kapağında belirtildiği üzere, eser New York Times Best Seller olmuş ve tür olarak polisiye ile yetinmeyip muzip bir komediyi özüne eklemiş. Kitabın anlatımı ise Amerikanvari espri anlayışına sahip bir dile dayanıyor.

“Orman uğultularını anımsatan gülüşüyle, iki bülbülü tünedikleri daldan kaçırdı.”

Yazar, Miami’de geçen bir cinayeti kitaptaki karakterlerin içine düştükleri komik durumlar ile iç içe geçmiş şekilde anlatıyor. Carl Hiaasen’ın sadece bu kitabı değil daha önceki kitapları da çoksatarlar listesine girmiş. Yazarlığın yanında asıl mesleği olan gazeteciliği Miami Herald gazetesinde kendisine ait köşesi ile sürdürmekte. Yazarın gazetecilik geçmişinin kitaplarındaki başarısına etkisi olmuş gibi duruyor.

Cinayeti çözmek üzere peşine takıldığımız başkarakterimizin adı Andrew Yancy, kendisi trajikomik bir olay nedeniyle rozetine el konulmuş bir dedektif. Yancy’nin amacı geçici olarak yaptığı lokanta müfettişliği işinden kurtulup tekrar dedektifliğe dönmek. Miami’de tekne gezisi yapan turistlerin oltalarına takılan bir kopuk kol parçasının dönüp dolaşıp Yancy’nin buzluğuna girmesi ile her şey başlıyor. Bu olayın peşine takılan Yancy dedektiflik içgüdüleri ile olayı çözmeyi ve rozetini geri almayı hedefliyor. Yancy’nin cinayeti çözümlemesine ara verdiğimiz zamanlarda çok renkli yan karakterlerin başından geçenleri takip ediyoruz. Bütün yan hikâyeler bir şekilde Yancy’e ve cinayete bağlanıyor. Kitabın başında da gerçek olaylara dayandığı belirtilen lokanta müfettişliğine yönelik betimlemeler var ki bir süre dışarıdan yemek yeme konusunda beni soğuttu. Aslına bakarsınız bu betimlemeler bana cinayetin kendisinden daha ilginç geldi. Bilumum polisiye dizisi ve filmi izlemiş şahsıma cinayetin örgüsü ve kurgusu pek etkileyici gelmedi. Adeta bir CSI dizisi gibi çok organize ve temiz bir şekilde bütün parçalar birer birer yerine oturuyor. Ama mutlu sonu birden okuyucunun kucağına bırakmıyor, onu da gayet tertipli bir şekilde okuyucuyu tatmin edecek kadar sunuyor. Bu nedenle yan hikâye ve karakterleri takip etmek daha heyecanlı hale geliyor. Bu arada kitabın adında yer alan maymun ise mecazi anlamda değil; Driggs adında Johnny Depp’in Karayip Korsanları filminde yer almış tütün bağımlısı histerik bir maymuna dayanıyor. Bu kısmı benim gibi kitap boyunca anlamsız bir şekilde neden pis maymun? diye sorabilecek kişilere ithaf ediyorum.

Kitaptaki karakterlere baktığınızda kendi halinde görece normal diyebileceğiniz bir karakter yok.Hepsi bu muzip polisiyede aşırılıklarla bir şeylere bağlılık gösteriyor.  Bu bağlılık para, iş, aşk, cinsellik, doğa, mülk gibi çeşitli alanları içeriyor ve karakterler hepsine bir tutkuyla değil de bir taşkınlıkla ulaşıyor.

Son olarak Dexter ’ı bilenlere sesleniyorum: Şu ana kadar yazıda geçen Miami, dedektif, tekne, denizden çıkan kopuk kol parçası kelimelerini okuyup da bilinçaltınızda hala Dexter Morgan uyanmadı mı? Şahsen kitabın ilk kısımlarında her an Dexter’ın iç sesinden cümleler okuyacakmışım gibi bir hissiyat içine girdim.   

Kitabın gayet akıcı ve eğlenceli dili ile popüler olanı kurup popülere ulaştığı tanısına dayanarak yazımı sonlandırıyorum. Bu arada kanıtlamak şuan için güç olsa da eğer yazar bu kitaptan dizi yapılır diye aklından geçirmediyse gerçekten popüler kültür kirletmiş beni!