12 Ocak, 2014

"Bir gün" demiştin bana, "gün batımını tam kırk dört kez izledim!" Sonra da, "Biliyor musun," diye ekledin. "İnsan gün batımını çok üzgün olduğunda seviyor." 
"Çiçekler çok tutarsız oluyorlar. Ama onu nasıl sevmem gerektiğini bilemeyecek kadar küçüktüm..."

Bu akşam yine kendime meydan okuyorum ve "Kürk Mantolu Madonna"dan sonra benim için 'kutsal' nitelikli olan bir başka kitabı, "Küçük Prens"imi seçiyorum yazmak için. Oldukça yalın ama bir o kadar karmaşık ve derin bir kitap bu, tıpkı baş kahramanı olan Küçük Prens gibi; B 612 Astreodinin saf, buğday tenli, altın saçlı, meraklı prensi gibi...
"Küçük Prens"i en basit haliyle, Antoine de Saint-Exupéry isimli bir Fransız pilot ve yazarın büyükler için yazdığı bir çocuk romanı olarak tanımlayabilirim. Antoine de Saint-Exupéry'nin, 1944 yılında intihar mı yoksa kaza mı olduğu hala bilinmeyen bir nedenle Akdeniz'de kayıplara karışan uçağının kalıntıları, 2004 yılında Marsilya açıklarında bulundu. Uçakta hiçbir kurşun ya da çarpışma izine rastlanmaması ve son uçuşundan bir gece önce hiç uyumaması, çevresindekilere intihardan söz etmesi, bu ölümün çok da kaza olmadığı yönündeki savı destekliyor. Benim inancıma göre ise, o şu anda B 612'de inatçı ve tatlı arkadaşı Küçük Prens'le beraber...
Her ne kadar sadece çocuklara yönelik yayınlar yapan Mavi Bulut Yayıncılık tarafından basılmış versiyonu en yaygın olarak okunsa da Küçük Prens'i sadece çocuk kitabı olarak tanımlamak ona yapılmış büyük bir haksızlık olur. Aksine, bence Küçük Prens bir çocuk kitabından çok, 'büyük' kitabı. Gün batımını seyretmek için yapması gereken tek şeyin sandalyesini biraz kaydırmak olduğu B 612 Asteroidini, bir çiçekle yaşadığı sorunlar nedeniyle terk edip başka gezegenlere yaptığı ziyaretlerde o kadar çok şey öğreniyor ve hatırlıyoruz ki onunla birlikte... Gittiği  ve hepsinden "şu büyükler çok tuhaf" yorumuyla ayrıldığı gezegenlerde sırasıyla karşılaştığı kral, kendini beğenmiş adam, ayyaş, iş adamı, fenerci, coğrafyacı ve pilot Saint-Exupéry ile diyalogları, unuttuğumuz ya da hiç düşünmediğimiz şeyleri oldukça saf ve yalın bir şekilde yüzümüze vuruyor. Krallara göre diğer bütün canlılar kuldu mesela ya da kendini beğenmiş adamlar sadece övgü sözlerini duyarlardı. Bunları anlamıştı, evet ama çok içtiği için utanan ve bu utancını unutmak için içen adam minik aklını karıştırmıştı prensimizin ve tüm gün yıldızları sayıp, bulduğu sayıyı bir kağıda yazıp çekmecesine koyan iş adamının gezegeninde anlamıştı ki, "önemli işler konusunda büyüklerinkinden farklı düşüncelere sahipti". Dünya'ya geldiğinde, birazdan bahsedeceğim yılan ve tilkiyle karşılaşmasından sonra, Küçük Prens Sahra Çölü üzerinde uçağı arızalanan Saint-Exupéry ile karşılaştığında ise hem ona hem de "tek bir çiçeği koklamamış, tek bir yıldıza bakmamış, kimseyi sevmemiş, yaşamı boyunca yaptığı şey bir takım sayıları toplamak" olan ve hep "çok önemli işleri" olan biz büyüklere aslında birer "mantar" olduğumuzu söylüyordu. 
Asıl önemli olan gözle görülmeyendir.
Dünyaya ilk geldiğinde çölde kendini çok yalnız hisseden Küçük Prens'e, karşılaştığı yılan Dünya hakkında önemli bir bilgi veriyordu: "İnsanların arasında da yalnızdır insan." Ama ona asıl sırrı bir tilki verecekti. Kendisiyle oyun oynamasını istediği tilki ona, ancak onu evcilleştirirse oynayabileceğini söylemişti ve eklemişti "Beni evcilleştirirsen birbirimiz için gerekli oluruz. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun (...) Beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duyduğum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim." Bu sözlerle B 612'de terk edip bıraktığı çiçeği tarafından evcilleştirildiğini anlamıştı Küçük Prens ve tilkiden de kendisini evcilleştirmesini istemişti. Ama unutmaması gereken bir şey vardı: Önemli olan evcilleştirdiğimiz şey için harcanan zamandı ve evcilleştirdiğimiz şeyden sorumluyduk. Evcilleştirdiği çiçeğinin yanına geri dönmek için tilkiye veda ederken  bir sırra sahipti Küçük Prens: "İnsan yalnızca yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez." Bu sırrı Küçük Prens'le birlikte ben de unutmamalıydım.
Hikayenin bundan sonrası oldukça hüzünlü. Küçük Prensi'in çiçeğine geri dönmek için yılanla anlaşma yapması, pilotun onunla vedalaşması, ölmüş gibi olan ama aslında ölmeyen küçük kahraman. Ne öğrenmiştik tilkiden? "İnsan evcilleştirilmeyi kabul etti mi, biraz göz yaşını da göze almalı." 

Saint-Exupéry'nin deyimiyle "dünyanın en güzel ve en hüzün dolu görüntüsü" ile bitiriyorum bu yazıyı. Küçük Prens gök yüzündeki beş yüz milyon yıldızın birinde yaşıyor ve sadece bunu bilmek bile yıldızları anlamlı kılıyor.
 
 

11 Ocak, 2014




İlk defa bir Philip Roth romanı okudum, diğer romanlarını da almayı ve edebiyatını daha yakından takip etmeyi diliyorum. Nemesis Philip Roth'un 32. romanı ve 2010 yılında basılmış. Kitap Newark'ta bir mahallede yaşanan polio vakasının etkilerinden bahsediyor. Böyle söyleyince çok bilimselmiş gibi bir izlenim oldu fakat kimsenin önüne geçemediği bu hastalığın yayılma sebebi bilimsel olarak hiçbir zaman kestirilemiyor ve polisiye romanlarda katili arar gibi, polionun yayılmasının ardındaki nedenin hava, su, toprak, insan nefesi, kirlilik vs. olup olmadığı bilinmeksizin olanları kimi zaman ana karakter Mr. Cantor'un (yani Bucky'nin) gözünden izliyor ve düşünüyorsunuz: Ne zaman duracak bu meret?

Palio'nun etkisiyle sarsılan bir Yahudi mahallesinde Mr. Cantor atletizmi, adaleti ve küçüklüğünden beri dedesinden öğrenmiş olduğu dürüstlük, görev bilinci ve korkusuzluk gibi prensipleri temsil etmektedir. İtalyan paliolu bi grubun Yahudi mahallesine gelip etrafa tükürerek bulaştırmaya çalıştığı bu hastalık, ilk başta "olur mu öyle şey?" dedirtse de, bu ziyaretten sonra hızla yayılmaya başlıyor. Hikaye duygu sömürüsü yapmaksızın yoğun bir edebiyat zevkiyle okunabilecek bir kurguyla ilerliyor. Tanrının varlığını sorgulamaya başlayan Mr. Cantor mudur yoksa yazar mıdır bilemeyiz kimi zaman kitapta, bazen ikisini ayırdetmek zorlaşır. Bir cenaze sahnesi ancak bu kadar skeptik ve güzel anlatılır: 

"Tanrı'nın kadiri mutlaklığını öven ve çocuklar da dahil her şeyin ölüm tarafından yok edilmesine müsaade eden bu aynı Tanrı'yı hesapsızca, bıkıp usanmadan göklere çıkaran matem duasını okuyan hahama herkes eşlik etti. Alan Michaels'in ölümü ve hep bir ağızdan Tanrı'yı yücelten Kadiş duasının okunuşu arasında Allah'ın ailesinin onlara verdiği bu dayanılmaz acı yüzünden Tanrı'dan nefret edip ikrah getirmesi için yirmi dört saat kadar bir vakti olmuştu- tabii Alan'ın ölümüne böyle bir tepki vermek akıllarının ucundan geçmezdi, özellikle de Tanrı'nın gazabını üzerlerine çekerek O'nu Larry ve Lenny Michaels'i ellerinden alıp Alan'ın peşinden yollamaya teşvik etmekten korkarken." (s. 53)

Tanrı çocukların canına kast edecek kadar gaddar olamaz Mr Cantor'a göre. Hikayenin tamamını anlatmak ve romanın sonunu söylemek istemiyorum. Fakat İkinci Dünya Savaşı zamanında paliolu mahalleden sevgilisinin isteği üzerine ayrılarak bir izci kampında beden öğretmenliği yapmaya başlayan Mr. Cantor sürekli askerdeki arkadaşlarının yerlerinde olmamaktan dolayı suçluluk duymaktadır. Palio ile savaşmadığı için de... ta ki izci kampında da palionun etkileri görülmeye başlayıncaya dek. Bir yandan kendini suçlu bulur bir yandan da beden öğretmeni olarak çocuklarla paylaşacak çok şeyi vardır. Bedenen sağlıklı oluşu ile askere gitmiyor oluşu büyük bir tezatmış gibi gelir ona. Aşkı Marcia'nın doktor olan babası ona şöyle der: "Sen vicdanlı bir insansın, vicdan da seni kendi sorumluluk alanının ötesindeki şeyler nedeniyle kendini suçlamaya sevk etmediği sürece değerli bir nitelik." (s.70) Marcia'yı çok seven Bucky aslında kendisini onun kültürlü ve eğitimli ailesine layık görmemektedir. Marcia'nın siyah tenli bedenini, "hayatta çok nadiren bir şey simsiyahtır" dedirten saçlarını, incecikliğini ve en büyük kardeş oluşunun getirdiği koruyuculuğunu sevmekte ve onunla olmaktan dolayı mutluluk duymaktadır. Ama savaş zamanı mutluluk, suçluluk duygusunu da beraberinde getirir. Gece yattığı zaman paliodan ölen çocukları düşünür. Çocuklar okul bahçesinde oynayıp ne pahasına olursa olsun çocukluklarını yaşamalı mıdır? Yoksa onları eve tıkıp palio belasından korumak mı gerekir? Veliler çocuklarını okula göndermeye devam eder. Mr Cantor çocukları en çok 23 yaşındayken attığı ciritlerle etkiler, tüm çocukların gözünde aslında o bir ilahtır... 

Her şey insanın elinden yitip gider, hayatta ne kalırsa elimize işte bazen bir gururumuz kalır şaka yapmayı, dalga geçmeyi, kendimizle alay etmeyi bilmiyorsak. Bazen alay edilemeyecek kadar kötü durumlara düşeriz de adaletsiz dünyada kızgınlığımızı yenemeden yaşar gideriz. Kimi zaman bu kızgınlık bizim sağlığımıza, işimize ve aşkımıza engel olurken, kimi zaman her şeyin ağır aksak devam ettiği ama yüzümüzün pek de gülmek istemediği bir hayata sebep olur. İnanışların sorgulandığı felaket zamanlarında akıldışı açıklamalar yapanlar çıkar... İnsanın deliresi gelir. Kimisi ise sadece affetmek ister, affetmek ise mahkemelerin, hastanelerin, bürokratların işi değildir... Affetmek sadece insanı rahatlatır bir nebze. Gerçekten affedebilirse insan. Çoğu zaman bir insandır affedemediğimiz. Mr. Cantor ise Tanrı'yı affetmez. 

Dilerseniz ayrıca Roth'un bu kitabına dair güzel bir yorumu Guardian'da bulabilirsiniz: http://www.theguardian.com/books/2010/oct/03/philip-roth-nemesis-book-review



Philip Roth önceden okuma fırsatı bulamadığım, "ben nasıl olmuş da keşfetmemişim?" dediğim bir yazar. Deniz Koç'un çevirisi çok başarılı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan Edebiyatı'nın en üretken ve saygı gören romancılarından olduğunu da burada belirtelim. Nemesis dışında Türkçeye çevrilmiş diğer kitapları şunlar: Portnoy'un Feryadı (Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Özden Arıkan), Shylock Operasyonu: Bir İtiraf (Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Aysun Babacan), Aldatma (Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Didem Hızkan), Bir Komünistle Evlendim (Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Orhan Yılmaz) ve Ölen Hayvan'dır (Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Can Kantarcı), Sokaktaki Adam (YKY, Çeviren: Kaya Genç), Öfke (YKY, Çeviren: Şeyda Öztürk), Nemesis (YKY, Çeviren: Deniz Koç). Yazarın ayrıca Amerikan Tarihçileri Ödülü'ne, PEN/Nabokov, PEN/Faulkner ödülüne ve PEN/Saul Bellow Ödülü'ne sahip olduğunu da söylemeden geçmeyelim.


10 Ocak, 2014

Bir takipçimizin seçtiği "Lupo'nun Adı"ndan sonra okumak için seçtiğimiz kitap "Trainspotting" oldu. Ekipten Burcu ve Merve Beşiktaş Alkım'da "Hangi kitabı alsak, acaba bu nasıldır?" diye dolaşırken Burcu "Trainspotting"in arka kapağını ilgi çekici bulup, almaya karar verdi. Ne diyor arka kapakta? "Trainspotting, dibe vurmaktan çekinmeyenlerin öyküsü. Kısa ve hayal kırıklıklarıyla dolu hayatların baştan kabulü… Trainspotting, şimdi ve her zaman, bir iş-bir eş-bir yuva masallarıyla doymaktansa hayatın gerçekleriyle aç kalmayı seçenlerin gün sonu özeti. Yaşamlarını kariyerle ya da ilişkileriyle anlamlandırmaya çalışanlara inat, bambaşka şeylerin üzerine şeytan arabalarıyla tam gaz gidenlerin çarpıcı, unutulmaz, kafası güzel ve hazmı zor hikâyesi Trainspotting."



Gözde ve Merve'nin kitabın çok sert olması yönündeki tüm uyarılarına rağmen "Trainspotting" okuma kitabımız haline de geldi. Kitabı seçiş hikayemiz böyleydi ama kitap buluşmamızda kitabı bitirmeyi başaran az kişi vardı. Çünkü kitapta kullanılan dilin argo yüklü olması ve anlatılan "iğrençlik"lerin sertliği okumayı gerçekten de zor bir hale getiriyordu.


Ekip arkadaşlarımızın bir kısmı İstanbul'da bulunmadığı için buluşmamıza katılım diğer buluşmalarımızdan daha düşüktü. Kitabın okunma sayısı da düşük olunca biz de kitap hakkında eleştiri yapmaktan çok Mine'nin doğum günü kutlaması ve bir sonraki kitabımızın seçimine ağırlık verdik. 


Bu arada unutmadan belirtelim bir sonraki kitabımız Selim İleri'den "Mel'un".


"Trainspotting" sevilmesi zor bir kitap olsa da, kitabı bitirmeyi başaran ekip üyelerimizin kitabı sevdiğini belirtebiliriz. İlk 70-80 sayfasının okunması, anlatılan -kelimenin gerçek anlamıyla- pislikler dolayısıyla zor ve mide bulandırıcı denebilir. Tavsiyemiz aç karnına ve metrobüs, tren, vapur, hatta uçak gibi toplu taşıma araçlarında okunmaması yönünde. İlerledikçe küfür ve argo kullanımı azalmasa da, kitabın akıcılığı artıyor, hatta bazı satırların altını bile çizebiliyorsunuz. Bu hususta başka bir tavsiyemiz; sevdiğiniz, saydığınız, iş yaptığınız kişilerle iletişim halinde iken okumayınız. Çünkü size seslenildiğinde en basit ve 'terbiyeli' şekliyle "Ne var be b.k?" gibi cevaplar verebilme olasılığınız çok artıyor.


Şaka bir yana kitap dışlanmış, eğitimsiz, işsiz gençlerin 'hayat'la olan dertlerini gayet net ifade ediyor. Uyarıcı maddelere ilişkin övgü ya da yergi yapmıyor, olanı olduğu gibi gösteriyor. Hatta kitabı baştan sona okuduktan ve üstüne filmi de izledikten sonra uyarıcı maddelere ilişkin bakışınız tamamen tiksinme ve kaçınmaya dönüyor. Özellikle Renton'ın uyuşturucudan kurtulması için evde annesi ve babası tarafından bakıldığı zamanın anlatıldığı kısım okunmaya ve izlenmeye değer.  Anlatım tarzı ve kurgusu açısından anlaşılması, faklı karakterlerin ağzından anlatılan bölümler ve her karakterin birden fazla adı olması nedeniyle, biraz zor ancak keyifli.


Biraz bulanık da olsa buluşmadan bir kare


Şimdi geldik bir klasik olan "Ne dediler?" kısmına:

Burcu: "Sert ama ruhumun derinliklerine işleyemedi."
Hazal:  "Tuvalet kısmına kadar iyi dayandım bence ben"
Gözde: "Kusura bakmayın ama ben bunu okuyamayacağım"
Mine:   "Ben de okuyamayanlar kulubündeyim!"
Merve:  "Filmi yıllar sonra tekrar izleyince kitap daha iyiymiş bence."

06 Ocak, 2014



Ben ömrüm boyunca bir köpek olarak yaşamıştım ama artık kesin kararım, bir kediye dönüşmekti.”
“… Çünkü insanları konuşarak tanıyamazsınız. Konuşmak, canlı yaratıklar arasındaki en etkisiz iletişim aracı. Dil yalan söylüyor, olanları çarpıtıyor, insanlığın hiç bıkıp usanmadığı klişeleri tekrarlıyor. Bu yüzden, insanları dinlemek onları anlamak için yeterli değil.”

Zülfü Livaneli’nin, bazen güçlü bir mizah, bazen de sarsıcı bir hüzünle yazdığı ama her daim samimi ve akıcı bir dile sahip olan bir romanı Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm. Herkesin kendinden bir parça bulabileceği derinlikte ve ustalıkta yazılmış bu eser, 2001 senesinde  Yunus Nadi roman ödülünün sahibi oluyor.

Livaneli, uzun bir yazma süresinin ardından bu kusursuzluğa ulaştığını söylüyor. “Bu roman benim için şimdi bitti, yani yazılmaya başlamasından yirmi dokuz yıl sonra” diyor kitabının önsözünde.   

Roman, Sami’nin 12 Mart döneminde başına gelen korkunç bir olay nedeniyle İsveç’e siyasi mülteci olarak gidişinden sonra yaşadıklarını, zaman zaman kahramanın kendi geçmişine doğru yaptığı zihinsel yolculuklarla birlikte konu alıyor. Romanın ana konusunu ise Sami’nin, Stockholm’e kendisi gibi iltica etmiş olan arkadaşlarıyla birlikte darbe döneminin eski bir bakanına karşı hazırladıkları bir intikam planı çerçevesinde gelişen olaylar oluşturuyor. Bu süreçte Sami, özlem ve öfke, bağışlamak ve intikam almak arasında gelgitler yaşayacağı bir yenilenme dönemine giriyor.

Bu kitabında Livaneli, 12 Mart darbesini, hem siyasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir gencin yaşadıkları üzerinden hem de darbe döneminin eski bir bakanının gözünden değerlendiriyor. Bir yandan da batılı bir ülkede siyasi göçmen olarak verilen var olma mücadelelerini kaleme alıyor ve birilerine göre hep “öteki” ya da birey olma/olamama hallerini irdeliyor. Romanın bu iki ana konusuna, kitap boyunca yapılan psikolojik tahliller ve bu tahlilleri destekleyen çarpıcı bir kurgu da eşlik ediyor.

Aslında Livaneli bu kitaba başladıktan epey bir süre sonra yazmaya ara vermiş. “Bunun nedeni, olaylara ve karakterlere fazla yakın olduğumu düşünmem ve ‘gerçeğe gerçekdışından ulaşmak’ için gerekli mesafeye sahip olmadığıma inanmamdandı” diyor yine kitabının önsözünde. Bu yüzden, bu romanını iki farklı anlatıcı aracılığıyla, iki farklı dille ve bakış açısıyla kaleme almayı tercih ediyor. Sami’nin kendi hikayesini anlatması için anlaştığı yeni ve tanınmamış bir yazarın anlatısı, kendi metinleriyle ya da onun metne yaptığı müdahalelerle birlikte veriliyor romanda. Bu da Livaneli’nin hikayesini daha da etkileyici bir dile kavuşturuyor ve okuyucuyu hikayenin kendi gerçekliğiyle baş başa bırakıyor.     

Not: Doğan Kitap’tan çıkan eserin ek kısmında Zülfü Livaneli ile yapılan bir söyleşi ve kitaba dair yorumlar da yer alıyor.






05 Ocak, 2014

Tezer Özlü en sevdiğim yazarlar arasında yer alır. İşte bu nedenle Burcu'nun Tezer Özlü'nün Kalanlar adlı eseriyle ilgili yazısını çok büyük bir keyifle okumuştum. Burcu'nun 90lar kitabıyla ilgili değerlendirmesi de yüzümde kocaman bir tebessümle okuduğum paylaşımlardan bir tanesiydi. Yazıdan o kadar etkilenmiştim ki sanki zaman tünelinde yolculuk yapmış ve kendimi bir an 90larda, ilkokul yıllarımda buluvermiştim. İşte Özlü'nün Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı eserini rafta gördüğümde özellikle bu iki nedenden dolayı içimde inanılmaz bir okuma isteği belirdi.



Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Çocukluğun Soğuk Geceleri Özlü'nün ilk romanı. Çocukluğun Soğuk Geceleri bence son derece çarpıcı, etkileyici, okuyucunun içine işleyen ama belki de tasvir etmesi bir o kadar zor bir roman. Öyle ki bu ince ama bir o kadar da yoğun romanı okuduktan sonra herkesin romana dair farklı bir algılayışı olabileceğini düşündüm. O nedenle eserde en beğendiğim bölümü paylaşmanın eserdeki derinliği anlatmak konusunda yeterli olacağını düşündüm. Yaşam, ölüm, sevgi, sevgisizlik, yalnızlık kavramlarının yoğun bir biçimde vurgulandığı, dillendirildiği, kahramanın içinden geçmiş olduğu ruhsal bunalımlarının aktarıldığı romanın ilk iki bölümünün Ev ile Okul ve Okul Yolu olması bir tesadüf değil çünkü çocukluk aslında sürekli dönülen, aşılamayan bir dönem. Yaşamı nasıl kavradığımızı da, zihnimizde nasıl şekillendirdiğimizi de çocukluğumuz belirliyor: "Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken: oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş."


Çocukluğun Soğuk Geceleri sıkça tavsiye edilen, okunması önerilen eserlerden bir tanesi. Bunlardan bir tanesini de sizlerle paylaşmak istedim:


Son olarak Özlü'nün bu eserini okurken aynı Burcu'nun 90lar kitabıyla ilgili paylaşımını okuduğumdaki duyguları hissettim. Özlü çocukluğunu, ilkokul yıllarını, ilkokul öğretmenini, ilk arkadaşlarını anlatırken ben de kendi ilkokul yıllarıma gittim. Siyah önlüğüm, beyaz yakam, karşımda kara tahta sıra arkadaşlarım o kadar canlı beliriverdi ki gözümün önünde. Yazar Stalinin ölümünün büyük bir bayram havası gibi kutlanıldığını hatırlıyordu ben Körfez Savaşı sürecini, elektrik kesintilerini, haberleri dinlemekten ne kadar korktuğumu, bir savaş çıkması ihtimalinden ne kadar çekindiğimi. Yazar çıkmaz sokaktaki evine çekinmeden getirdiği ilk arkadaşından bahsediyordu, ben bir gün teneffüste okuldan çıkıp bir arkadaşımla leblebi tozu almaya gittiğim günü anımsıyordum. Evet bu roman eserin arka kapağında da dediği gibi: "yalnızca başlangıcını oluşturmakla kalmayan belki de hiç çıkılamayan çocukluğu yansıtıyor." Kaç yaşında olursanız olun bir şey oluyor ve dönüveriyorsunuz o günlere.


29 Aralık, 2013

Murat Uyurkulak'tan "Öteki"ne Dair 


 Bazı romanlar vardır; iltimas ister. Bazı romanların buna hiç ihtiyacı yoktur, varlıkları anlatmaya yeter dertlerini. Bir kısım başka roman ise ne yaparsanız yapın hiç bir işe yaramaz, etkisizdir sadece okuyup geçersiniz. Ben bugün övgüye hiç gerek olmayan iki romanı ele alacağım.  

 Benim için bir romanın, öykünün, denemenin bir derdi olmalı; hayatla ilgili kaygıları olmalı, diyecek bir şeyleri olmalı. Murat Uyurkulak bir yazar olarak şu ana kadarki tüm eserlerinde beklentilerimi fazlasıyla gerçekleştirmiş bir insan. Hayatla, iktidarla, insan olamanın yeterlilikleri ve sınırlarıyla, öteki olmakla ilgili söyleyecek sözleri var. Bir İntikam Romanı alt başlığıyla Tol (2002) ve Bir Kıyamet Romanı alt başlığı ile Har (2006) bu dertleri gayet yerinde tespitlerle yüzünüze vuruyor. Her iki roman da Metis Yayınları tarafından yayımlanmış.

 Yazar Murat Uyurkulak'tan kısaca bahsetmek gerekirse kendisi 1972 doğumlu ve çevirmen. Kendisi ile ilgili daha fazla bilgi vermiyor, gerek de görmüyor sanırım. Şu ana kadar yayımlanmış üç kitabı bulunmakta. Bu yazıda ele alacağım Tol, Har ve 2011 yılında yayımlanan Bazuka. Ben de, nedense, bu kadarına razıyım. 

 Her iki romanı tek tek ele almadan önce her iki romanda da ortak olan bir noktadan bahsetmek istiyorum; "öteki". Bir tanımsız 'normal'in dışında ne varsa hepsini 'öteki' torbasına sıkıştırıp hayatımızdan atma peşindeyiz; kadınlar, eşcinseller, transseksüeller, travestiler, deliler, delirttiklerimiz, evsizler, işsizler, cahiller, Kürtler, Rumlar, Ermeniler, engelliler.. kısacası 'biz'den sayılmayan herkes. Murat Uyurkulak da romanlarında bu dışarı atılmış 'öteki'nin yanında yer almakta. Yukarıdan bakan bir kibirle el vermek değil bu, yatay, samimi bir halleşme. Zaten her iki romanı bu kadar hakiki, bu kadar vazgeçilmez kılan da bu unsur bana göre. 

Şimdi gelelim kitaplara;

TOL - Bir İntikam Romanı
"Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi."


 Şu ana kadar okuduğum yerli romanlar arasında ihtilafsız en iyi ilk cümleye sahip kitap. Kürtçe intikam, öç, orospu anlamlarına gelen tol romanın ruhuna uygun seçilmiş kelime. 1950'lerden günümüze doğru gayri resmi tarihimize gerçekçi bir bakışla bakıp bize de görmekten kaçındıklarımızın acı tablosunu sunuyor. 

 Kısa bir özetini vermek zor bu romanın çünkü çok katmanlı ve iç içe pek çok hikaye bulunmakta. Hiç bir hikaye özetle geçilebilecek kadar basit ya da önemsiz değil o nedenle sadece genel bir çerçeve çizmekle yetineceğim. 
"Hep yarım kaldım, hiç tam doymadım, tam bağırmadım, tam dokunmadım. Bıçak ruhumda dehşet bir fısıltı gibi ilerledi ve ben tam ortamdan yarıldım. Ruhuma bir hayat yakıştıramadım." diyen Yusuf bir musahhihtir. Babasını tanımayan, annesi o ilkokula başladığında intihar eden yetiştirme yurdunda büyümüş hayata karşı düşünceli ve bir o kadar da öfkeli insandır. Roman onun peşini bir türlü bırakmayan yeşil dosyası yüzünden işinden kovulması ile başlar. Birden onu ve Şair'i bir trende yolculuk ederken buluruz. Ve asıl romana girişimiz burada başlar. Şair, Yusuf'u babasıyla tanıştırır adeta. Yolculuk boyunca ona okuması için çeşitli kişilerce yazılmış hikayeler verir, bunlardan bazıları Şair'in hayatına aittir, bazıları ise Yusuf'un babası Oğuz'a. Ama sadece onlar yoktur anlatılanlarda. Bu memlekette kendince bir şeyler yapmaya çalışan insanların başına gelenler vardır. Devrim isteyen, hak isteyen, adalet isteyen ve bunun için çalışan insanların acıları, sıkıntıları, görmezden gelinmeleri, uğradıkları işkenceler ve delirmeleri vardır. Hiç biri doğuştan saf ve iyi değildir elbette ki, zaten romanı hakiki yapan da budur. Onların da pürüzleri vardır ama onları delirten kendi pürüzleri değildir. Hak mücadelesi verirken yaşadıkları zorluklar ve işkencedir. Kitap "Bir ihtimal olduğunda, devrim ne kadar da güzel" diyerek biter.

 Tol'u ilk okuduğumda Gezi sürecini yaşamaktaydık ve romanın ilk cümlesi beni "acaba hala bir ihtimal var mı?" diye düşünmeye sürüklemişti. Bu düşüncelerle romanı hızla okudum. Zaten sizi saran ve kendiliğinden akan bir dil var bu romanda. Edebiyatın yüksek ve arınmış dili yok, sokağın dili var; küfür, argo tabirler çekinmeden kullanılmış. Normalde yanımda bu tarz konuşulsa rahatsız olurdum ama bu hikayeler başka türlü anlatılamazdı ve anlatılmamalıydı da. Yalnız belirtmeden geçmek istemem, o küfürlerin gücü bile romanın şiir tadına gölge düşürmemiş. Cümleler o kadar ustalıkla kurulmuş, kurgu o kadar güzel yapılmış ki bunun bir ilk roman olduğuna inanmak çok zor oluyor. Dört senede türlü zorluklar ve 'git-gel'lerle yazılmış. İyi ki de yazılmış dedirtiyor.

" Hayat bana onurumu geri ver. Hayat bana erkekliğimi, kadınlığımı ve hayvanlığımı geri ver. Hayat bana Esmer'imi de, Ada'mı da, tepemi de geri ver. Hayat bana kurşunlarımı geri ver.."

HAR - Bir Kıyamet Romanı

"...öyle böyle değil, çok netameli, pek hassas bir yerdir. Herkesin bin türlü takıntısı, çeşit çeşit sapıklığı, ruhundan söküp atamadığı kötü hatıraları vardır. Tarihini hatırlasa infilak edecek bir ülkedir." 

Har, Murat Uyurkulak'ın 2006 yılında yayımlanan ikinci romanı. Yan taraftaki arka kapağından anlaşılacağı üzere Netamiye adlı bir ülkede geçiyor. Natamiye'de Netamlar, Xırbolar, Topikler, Cacikler, Çingolar birlikte yaşamaktadır. Netamlar ve Xırbolar arasında bir savaş vardır ve bu savaş yüzünden yuvası dağılan, bedeni dağılan, ölen, 'yamulan' insanlar vardır. Aslında çok tanıdık bir hikayedir bu. Bize uzak ya da yabancı değildir. Günümüzün "fantastik" versiyonu. 19 Şubat 2006 yılında Gündem için Orhan Güneşdoğmuş'un Uyurkulak ile gerçekleştirdiği röportajda Uyurkulak bu "fantastik"lik için şöyle demiştir;


"Netamiye dediğiniz ülke, çağrışımlarıyla vs... aslında Türkiye. Türkiye'yi ve son yirmi yıldır yaşanan 'iç savaşı' anlatmak için neden fantastik bir kurguya ihtiyaç duydun?

Bence benim kurgum fantastik değil. Har ziyadesiyle 'gerçek' bir metin. Fantastik olan, Netamiye'nin kendisi. On iki yaşındaki çocukların on üç kurşunla öldürülüp 'terörist' damgası yediği, vicdanları gereği savaşmayı reddeden bir avuç insanın zindanlarda çürütüldüğü, tek kuruş rüşvet almadan görevini yapan memurlar meydanlarda coplanırken, katillerin ve hırsızların kahraman sayıldığı bir ülke, fantazyanın ta kendisi değil de nedir? Ben Har'da olsa olsa, bu acayip fantazyayı bir tür 'hakikat' düzlemine çekmeye çalışmış olabilirim.
       Ama, simgelerin, şifrelerin, dolayımların yoğun kullanımından söz ediyorsan, henüz acısı taze olan yaraları anlatmak doğrudanlığı kaldırmıyor pek fazla. Doğrudanlık, insanı bir yerde mecalsiz bırakıyor. Dahası 'edebiyat parçalamak'tan çekiniyor insan. Böyle bir durum var..." der. Bence haklıdır da.


Roman iki katmandan oluşur bir katmanda Netamiye'de yaşayan bir Netam olan Numune'nin, Onüç'ün, Otuzbeş'in ve yamukların hikayesi; bir diğer katmanda ise; kıyamet öncesi bir "seçilmiş" bulmayı umudeden meleklerin hikayesi.  Roman 'bab'lar halinde 16'dan geri sayılarak yazılmış. Her bölümün başında Uyurkulak tarafından "uydurulmuş" bir ağıt var. Bu ağıtlar ve ağıtların ait olduğu yöre o bölümle ilişki içerinde. Askerlikteki gibi 'terkip' ile başlayıp 'terhis' ile son buluyor. 

Roman iki kişiye ithaf edilmiş; bunlardan biri on iki yaşında on üç kurşunla 'terörist' diyerek öldürülen Uğur Kaymaz diğeri ise; 24 Aralık 1997 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi 2. sınıfta öğrenciyken okul tuvaletinde asılı olarak bulunan Ali Serkan Eroğlu. İntihar süsü verilmeye çalışılmıştır failleri halen bulunmamıştır. Aslında bu iki isme bakarak da romanın derdini az çok tahmin etmek mümkündür.

Uyurkulak her iki romanında da üstten bir anlatıma girmez. İnsan hikayeleriyle anlatır, görülmek istemenmeyen bu nedenle de görülmeyen insanları konuşturur. Har'da 'Hakikat' kitabını yazmak için Somyamuk'un karşısına oturan tüm yamuklar nasıl 'yamul'duklarını anlatırlar. Bunlar bir açıdan kayıt dışı sözlü tarih gibidir bildiğimiz hiç bir tarih kitabı 'o sırada orada yaşayan insan' ne çekti, ne yaşadı ile ilgilenmez. Ama Uyurkulak onları anlatmıştır. Benim şahsi kanaatimce kapitalizm ve ondan türeyen türlü belalar nedeniyle 'insan' unutulmuştur. Her dönemde filler tepişmiş olan güçsüz ve iktidarsız olan sade insana olmuştur. Bu açıdan bakıldığında şu an günümüz Türkiye'sinde de farklı bir şey yaşanmamaktadır. 

Har ile ilgili yorumumu yine Har'dan bir parça ile tamamlamak istiyorum:

"Palaskalı her Netam'ın yanında poşulu bir Xırbo var
Onüç çenesini sıvazlayıp soruyor:
    'Niye çift çift iniyor bunlar?'
    Tefail yanıtlıyor:
    'Onlar kardeştirler, ayrılmazlar...'
    Bu kez Sonyamuk salağı, kalemini dişleyerek soruyor:
    'Ya ayrılırlarsa?'
    Tefail bir puro yakıp kederle gülüyor.
    'Olsun' diyor, 'yine de kardeştirler.

Romanlardan daha da uzaklaşmadan toparlamak gerekirse; dil ve anlatım bakımından Tol ve Har kesinlikle sizi edebi olarak tatmin edecektir. Kurgu ve hikayenin ele alınışı açısından da zor olmasına rağmen zihninizi çalıştıracak ve sizi kesinlikle etkilecektir. Ele alınan konular açısındansa yer gelecek yumruk yemişten beter edecek, yer gelecek sinirden güldürecek, an gelecek için için ağlatacak yani sonuçta size dokunacaktır. Farklı bir açıdan 'tarih' okuması için tavsiye ederim.

Bitirmeden önce Murat Uyurkulak'ın Ot Dergi'nin Ekim 2013 sayısında Rewhat tarafından çizilen "Çizgilerle Murat Uyurkulak Romanlarından Parçalar" köşesinde yayımlanan ve Aralık ayındaki sayıda da takvim olarak hediye edilen çizgilerle baş başa bırakıyorum. 


28 Aralık, 2013


                                   Bir Peri Masalı?

George Orwell dendiğinde akıllara gelen ilk kitabın 1984 olduğuna eminim. Ama bu hafta ne yazmalıyım diye düşündüğümde ve aklıma George Orwell geldiğinde, Hayvan Çiftliği’nin içinde bulunduğumuz süreçte bize daha fazla şey söyleyebileceğine kanaat getirdim.

Hayvan Çiftliği, Can Yayınları
Hayvan Çiftliği’ni ilk kez Rus Tarihi ve Siyaseti dersi için okumuştum. Romandaki hayvan karakterleri Rus/Sovyet tarihine göre tahlil etmiş, domuz Napoleon (Stalin) ve Snowball (Trotsky) arasındaki farklara bakmış, at Boxer’ın (işçi sınıfı) koşullarının devrimden sonra da ne kadar az değiştiğine hayret etmiştim. (Bu kısım tarihçiler tarafından tartışılabilir, kesin bir yargıdan kaçınıyorum). Bu hafta kitaba yeniden bakarken ise, meseleyi Sovyetler Birliği’nden çıkarıp, içinde yaşadığım topluma uyarladım. Karakterler birebir oturmadı belki ama düşüncelerim daha çok “güç” denen şeyin ne kadar kötüye kullanılabileceğine odaklandı. Peri masalındaki soru işaretim de işte bunadır…

Evet, bu uzunca girizgâhtan sonra adet olduğu üzere kitaptan bahsedeyim. Hayvan Çiftliği, Orwell’in fabl türünde yazdığı kısa bir roman.  Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, çiftliğin sahibi Mr. Jones’a karşı ayaklanıp- ki Mr. Jones hikâyede Rus Çarı’nı temsil eder-bir devrim gerçekleştirirler. Bundan sonra çiftliği hayvanlar kendileri yönetecektir. Sonraki düzen için 7 maddelik bir “anayasa” hazırlanır ve o güne kadar ezilen hayvanlar bundan sonra bu 7 maddenin ışığında kardeşçe ve sömürülmeden yaşayacaklarına inanırlar. 7 Emir şöyledir: İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin, dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin, hiçbir hayvan giysi giymeyecek, yatakta yatmayacak, içki içmeyecek, başka bir hayvanı öldürmeyecektir. Ve son olarak, bütün hayvanlar eşittir.

Her şey ilk başlarda güzelce ilerlerken, zekaları ile çiftliğin beyin takımını oluşturan domuzlardan Napoleon rakibi olarak gördüğü Snowball’u ortadan kaldırır. Hikâyenin bundan sonraki kısmında şahit olduğumuz şey, yukarıda bahsettiğimiz 7 emirin Napoleon tarafından tek tek çiğnenmesidir. Yarattığı saldırgan köpeklerle (polisi temsil eder) çiftliğin diğer hayvanlarını korkutarak onların kendisine karşı çıkmasını önlerken, hikâyede sansürcü ve propagandacı medyayı temsil eden Squealer isimli domuz ile de çiğnediği her maddeyi kılıfına uydurur. Hikâyenin sonunda Napoleon giysi giyen, yatakta uyuyan, başka hayvanları öldüren, insanlarla ticaret ilişkisi kuran, işçi sınıfı çalışırken kendisi çiftlikten çıkmayan, diğer hayvanlar açken, kendisi 150 kilo olmuş semirmiş bir domuz olmuştur. Sistem o kadar kötüye kullanılmıştır ki, “bütün hayvanlar eşittir” maddesi, “bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir”e dönüşmüştür. İşin en acıklı kısmı da, hikâyenin sonuna kadar yılmadan çalışan ve “Napoleon ne derse haklıdır”ı bir yaşam şiarı haline getiren at Boxer’in, hastalanınca emekli edilmek yerine, bir at kasabına gönderilmesidir!

Aslında okurken ne düşündüğümü belirttiğime göre çok fazla yorum yapmama da gerek kalmadı sanırım ama yine de diyeceğim. Ezilenin sesi olmaya çalıştığını iddia ederken semirmek, o ezilenle artık hiçbir bağının kalmaması ve gücü tamamen kötüye kullanmak Orwell’in Hayvan Çiftliği’ne ait bir şey değil. Nitekim, hepimiz birer Hayvan Çiftliği mensubuyuz. Asıl mesele, sonunda at kasabına gidecek Boxer olmayı mı tercih ettiğimiz yoksa leş kokan düzene hayır demeyi yeğleyecek başka bir karakter mi olacağımızdır…

Aşağıda 1954 yapımı bir Hayvan Çiftliği çizgi filmini de bulabilirsiniz. Kendim seyretmediğim için hakkında yorum yapmam doğru olmaz… Ama ille de okumam seyrederim diyenlerdenseniz, belki bunu deneyebilirsiniz…

Düşünmeniz bol olsun.






22 Aralık, 2013

"Anneee, ben sokaktayım!"        

          "Doksanlar" dendiğinde içim sıcacık olur, heyecanlanırım, özlem duyarım o günlerime. Saatlerce konuşabilirim doksanlar hakkında. Çocukluğumu doyasıya yaşadığım, oyunlar oynadığım, hayaller kurduğum, dış dünyadan bihaber, kendi dünyamda yaşadığım zamanlardı. Dünyayı kendi kafamın içinde yaşamak, 'çekirdek' çevremi kendi kafama göre belirlemek, sanırım o zamanlarımdan yadigar bana. Eve girme zamanının geldiğini gösteren akşam ezanı dışında herhangi bir sınırım yoktu ki hiç, eve girdikten sonra da devam ederdi zaten oyun. Yaralarımla da daha kolay baş edebiliyordum; çünkü sadece diz yaralarım vardı o zamanlar. Sokakların, oyunların ve arada kabuğunu kaldırıp tekrar kanattığım yaralarımın hepsi benimdi. Belki de, büyüdükçe bana dayatılan, beni sınırlandırmaya çalışan sosyal/fiziksel çevreye ve zor iyileşen yaralarıma olan isyanım bu yüzdendir. "Büyüdüm, elbette büyüdüm ama o 'durdum ben' diyen tarafım doksanlarda kaldı galiba." 

Doksanlar benim için bu kadar anlamlı ve önemliyken, Kadir Aydemir'in derlediği Yitik Ülke Yayınları tarafından basılan "90'lar Kitabı: Çocuk mu Genç mi?" isimli kitabı alıp okumamam imkansızdı. Kitabın içinde 111 yazarın yazısı bulunuyor. Her biri, doksanların kendisi için hissettirdiklerini, hatırlattıklarını yazmış. Kimisinin ilk gençlik yıllarıymış, kimi benim gibi daha çocukmuş, kimiyse yeni çıkan sivilceleriyle ergenlik dönemindeymiş. Sokakta taso oynayan birisine babasının öldüğünü söylemişler, bir diğeri ise okumayı öğrendiğini televizyonda Turgut Özal'ın öldüğünü söyleyen son dakika yazısını okurken fark etmiş. Biri Alf'i anlatmış uzun uzun bir diğeri ise evde arkadaşlarıyla yaptığı dans yarışmasında yaptığı Yoncimik dansını. Biri Kurt Cobain demiş, diğeri sanal bebek...

         Doksanlarda henüz çocuk olanlar Susam Sokağı, mavi okul önlüğü, leblebi tozu, Tombi, meybuz, Barış Abi, Şirinler, salça ekmek, yakar top, saklambaç, yerden yüksek, misket, taso, Turbo sakız, Sindy/Barbie bebek, Super Mario, BMX bisiklet, Tetris, sinek ilacı arabasının peşinden koşmak, Hugo, kupon biriktirerek alınan ansiklopediler, kırılmaz mavi Acropol takımlar, maketler, kağıttan kıyafet giydirilen bebekler, bize dünyanın yuvarlak olduğunu kanıtlayan Tsubasa, Macarena dansı, Yonca Evcimik, Harun Kolçak, Burak Kut ve Kenan Doğulu'dan bahsederken; yaşları biraz daha büyük olanlar Uğur Mumcu suikastı, Metin Göktepe'nin öldürülmesi, Madımak katliamı, Zonguldak'taki grizu patlaması, Bosna saldırısı, Körfez Savaşı, YÖK Protestosu ve Tansu Çiller'den bahsetmiş. İlk grup doksanları saflık, temizlik, çocukluk olarak yorumlarken, ikinci grup ise doksanları daha karanlık taraflarıyla hatırlamış.

          Hatırlananlar ve hissedilenler farklı olsa da, aslında anıların birçoğu ortak ve doksanlara ait hemen her şeyden bahsedilmiş bu kitapta. Fonda doksanlar Türkçe pop, kalbimde ve aklımda anılarımla okudum kitabı. Oldukça da keyif aldım. Bu yazıyı da yüzümde hafif bir gülümseme ve bolca özlemle yazıyorum. Çocukluğumu sokakta ve doyasıya yaşadığımdan olsa gerek, özellikle doksanların ilk yarısını mutlu ve umutlu yıllar olarak hatırlarım. Hayat sokaktaydı ve benim birçok oyun arkadaşım vardı. 

Hazine kutumdan bir parça.
(Zerrin Özer'in albüm kartonetindeki bu mektubu
sadece bana yazdığını düşünmüştüm.)
       Evin arkasındaki parkta Çokoprens kaplarını birbirine sürtünce çıkan simleri yüzüme sürdüm, kiremitleri kırıp tükürüğümle karıştırarak kına yaktım ellerime, boş arsada top oynadım, hıdrellezde yakılan ateşin üstünden atladım, oyun arasında bakkala gönderilince ne alacağımı unutup Kemal bakkala elimdeki parayı gösterip "bununla ne olur?" diye sordum. Lastik atlamada çok iyiydim, bazen yaramazlık yapıp bir arsada akşam ezanından sonra boş cam şişeleri duvara vura vura kırdığım da oldu. Annemin beni korkuyla sokak sokak arayıp arsada şişe kırarken bulduktan sonraki 2 gün sokağa çıkma yasağı verdiğini hiç unutmam. Anneme yaşattığım şoklardan sadece biriydi bu. Bu olaydan bir süre sonra da mahallede açık süt satan amcanın kamyonuna binip megafonla "Sütçü geldi, sütçüü!" diye bağırıp neredeyse annemin kalbine indirecektim. Ergenliğe doğru adımlarımı attığım doksanların ikinci yarısında ilk aşık olduğum şarkıcı ne Burak Kut ne de Tarkan'dı, Yaşar Gaga'yı sevmiştim ben; o kadar ki, belki bir ihtimal okur diye, ona oldukça duygusal bir mektup bile yazmıştım. Birçok kişiyle mektuplaşırdım zaten o zamanlar. Yazmanın hisleri aktarmadaki önemini de o yıllarda öğrenmiştim. Babamın Sirkeci'den alıp getirdiği kasetleri dinlemek, o şarkılara eşlik etmek, ses kaydetmek, hüzünlü şarkılarda depresyondan depresyona koşup (bu anlamda Zerrin Özer'in "Sevildiğini Bil" albümünün yeri hala ayrıdır. Bence bulup mutlaka dinlemelisiniz.), hareketlilerde çılgınca dans etmek de rutinlerim arasındaydı. Kitapta bahsedilen tüm çizgi filmlere ek olarak "Şeker Kız Candy" desem size? İmkansız aşklara verilebilecek en güzel örnektir oradaki Terry'e olan aşkım.
          Daha uzatmamalıyım sanırım, yoksa sayfalar sürecek bu yazı. Tetriste hala uzun çubuğu bekleyen ve "Sevdim, güldüm ve ağladım..." diyen herkese tavsiye ettiğim bir kitap "90'lar Kitabı". Madem Yaşar Gaga dedim, onun bir şarkısıyla bitireyim yazımı: "Gel, benim o gizli bahçemde bilinmeyen sazlar çalınır, mis amber kokuları salınır..."