24 Mayıs, 2014

Adını Kendimin Belirlediği Kitabım


Sevgili blog takipçilerimiz, aslında bu hafta blogda yazacağım kitabı belirlerken oldukça zorluk çektim. Kafamda daha önceki gibi edebi bir kitabı tanıtma fikri vardı. Ama bir anda pozitif düşünceye yönelik bir kitap hakkında yazmaya karar verdim. O nedenle başka türlü bir eser beklentisi içinde olan okurlarımızdan şimdiden özür dilerim.

Bu hafta Aykut Oğut'un bu eseri hakkında yazmamın çeşitli nedenleri var. Öncelikle 30 saatlik bir tren yolculuğu esnasında beni pozitif düşünme konusunda teşvik edecek ve çok yormayacak bir kitabı okuyabileceğimi düşündüm. İkinci olarak, içinden geçtiğimiz bu sıkıntılı günlerde hem blog severleri hem de kendimi böyle bir eser üzerinde yazarak rahatlatabileceğimi düşündüm. Son olarak, aslında biraz da bencilce olacak ama ben son dönemlerde bu tip kitaplar okumaya başladım çünkü böyle kitapların kendi bakış açımın gelişimi için faydalı olduğunu düşünüyorum.


Aykut Oğut'un ilk okuduğum kitabı Evrenden Torpilim Var adlı eseriydi. Bu kitabı çok sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumaya başladım, o yüzden benim için çok önemli bir yeri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Ama Ogut'un bu hafta sizinle paylaşacağım eseri kapağında ayna bulunan Benim Kitabımın Adı olacak. 



Öncelikle kitabı her eline aldığında kişinin kendisini görmesi çok güzel. Bu anlamda kitap kapağını çok yaratıcı bulduğumu söylemek isterim. Aslında kitapla ilgili çok da uzun uzadıya yazmak istemiyorum. Aranızda bu tip kitapları anlamsız bulanlar, bir tür Pollyannacılık oynamak olarak görenler de vardır elbet. Ben kendi adıma kitabı büyük keyif alarak okudum. Özellikle kişinin kendi doğrularını kendinin belirlemesi gerektiğine yönelik yaptığı vurguyu çok beğendim. Bazı kararları almak hepimiz için zor olabilir. Ben de o gruptakilerden biriyim aslında. Çok yakın bir zamana kadar önemli bir karar arefesinde hep sevdiğim, değer verdiğim insanların (annemin, arkadaşlarımın, öğretmenlerimin) onayını almaya ihtiyaç duyduğumu farkettim. Ama son birkaç yıldır, zihnimde içselleştirdiğim bu doğru kavramını sorgular buldum kendimi. Kime göre doğru, neye göre doğru? Kimin doğrusu? Zor anlarda ancak kendi iç sesimi dinleyerek kendi doğrumu zor da olsa seçmem gerektiğini farkettim. Oğut'un dediği gibi "artık kendi doğrularımı itiraf etmemin, aynaya bakmamın zamanı geldiğini" (108) düşündüm. Oğut da kitabının arka kapağında bu noktaya vurgu yapıyor: "Hiç kimsenin doğrusunu körü körüne takip etmemek. Kendi doğrumu, yani kendi gerçekliğimi ve onu yaratma gücünü kullanmayı öğrenmek!"

Biraz naif bulabilirsiniz ama ben bakış açımızın, yaklaşımımızın başımıza gelecek olaylarda çok büyük etkisi olduğunu ve pozitif düşüncenin kimseye hiçbir şey kaybettirmeyeceğini düşünenlerdenim. Olumlu düşündükçe olumluyu çekeceğimize; bir diğer deyişle dünyayı güzelliğin kurtaracağına inananlardanım. Yani evrenin çekim yasasına inanıyorum!

Son olarak yine benim için çok değerli birisinin çok önemli sözleriyle yazımı bitirmek istiyorum. Hayatımdaki meselelerde daha çok sonuçlara odaklandığım bir dönemde bu kişi bana: "Life is not a destination. Life is a journey" demişti. Bu lafı hiç unutamıyorum. Bu tarz pozitif düşünce ve kişisel gelişim kitaplarını da zihnimde hep bu cümleyi hatırlayarak okuyorum. Bu sebeple Oğut'un bu kitabını keyifle okuyacağınızı düşünüyorum. Hatta bunu Pollyannacılık olarak görenler bile okumalı çünkü arada Pollyannacılığa da ihtiyacımız var bence. Gerçekle bağımızı koparmadıkça bir iki saat Pollyannacılık oynayabiliriz sanırım... 

Bir dahaki yazımda bloğumuzun formatına daha uygun bir kitabı tanıtacağıma söz veriyorum. Ama ülkemde, Soma'da yaşananlardan, acı olaylardan, kaybedilen hayatlardan sonra bu yazıyla birkaç dakika da olsa gülümseyin istedim.

17 Mayıs, 2014



Dikkat! Bu yazı asabiyet, ironi ve siyaset içerir!



13 Mayıs 2014 günü, felaketlere doyamayan Türkiye, tarihinin en büyük maden cinayetini yaşadı. Bu yazıyı kaleme aldığım 17 Mayıs tarihi itibariyle kayıplarımızın sayısı (devlet adamı tabiriyle tane) halen netleşmiş değil. Aslına bakarsanız, büyük adamlarımızın kaza dediği bu olayın neden olduğu da henüz kimse tarafından bilinmiyor. Bildiğimiz tek şey, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bu madenin güvenli olduğunun altının çizilmesi. O kadar güvenli ki, kaçış odası yok, içerideki kişi sayısı belli değil ve bu kadar güvenli olduğu için de 300 kişiyle durumu kotarmışız! Soma Holding’e bu çok güvenli güvenlik tedbirlerinden ötürü ve haşmetli devletimize de uykusuz kalıp yürüttüğü kurtaramama çalışmaları için teşekkür etmeyi ben kendi adıma bir borç biliyorum! Herkes herkese salak muamelesi yapabildiği için bu ülkede, bu satırları ben de rahat bir biçimde yazabiliyorum, tercih etmesem dahi…

Tarihin bir cilvesi olarak, bu Cumartesi yazım sırası bana gelmiş blogda. Ben de, bu Cumartesi yayınlamak için geçen hafta Hüseyin Cahid Yalçın’ın Edebiyat Anıları’nı okumuşum. Yazarın ilk kitabını bastırabilmek için Ahmet Mithat Efendi’den aldığı eleştiri yazısını ballandıra ballandıra anlatıp, 1900’lerdeki imparatorluk aydınının psikolojik tahlilini yapacağım aklımca. Planlarım suya o kadar kara bir biçimde düştü ki, bu yazıyı yazdığım şu an imparatorluk aydınının psikolojik çıkmazı da, Ahmet Mithat Efendi de çok anlamsız görünüyor.  Ancak 1900’ler, en azından periyodik olarak hem gündemimiz hem de bu yazı için önemini halen korumakta. Zira birazdan yazacaklarım gösteriyor ki, biz zaten 21. yüzyıla halen geçebilmiş değiliz. Aslında, konumuz bazında, 20. yüzyıla geçtiğimiz bile fena halde tartışılır. Sadece yazıyı bilgisayarda yazabiliyor olmam beni yaşadığım çağa ilişkin biraz şüphelendiriyor sevgili okur!


Bunun nedenlerinden biraz bahsederken, size aynı zamanda bu yazıya konu olan kitabın da tanıtımını yapmış olacağım: Osmanlı İmparatorluğu’nda Madenciler ve Devlet, Zonguldak Kömür Havzası, 1822-1920. Osmanlı tarihi çalışanların (“daha doğrusu Fatih Sultan Mehmet Han ne güzel bir adamdı”nın ötesine geçebilmiş olan sayısı gerçekten az tarihçilerimizin) yakından bildikleri Donald Quataert’in yazdığı bu eser, Osmanlı madenciliğinin haritasını ortaya koyarken, emek tarihine de önemli bir katkıda bulunuyor. Aslında, böyle bir gündemde yazmasam çok ayrıntılı bir biçimde incelemek isterdim bu kitabı. Ancak Türkiye’de istediklerimizi gerçekleştirmekten ziyade başımıza gelenlerle yaşamak zorunda kaldığımızdan, şimdi belirli noktalara değinerek, bizim neden 21. yüzyılda yaşadığımızı sandığımızı ancak pek beceremediğimizi madenler üzerinden belirtmekle yetineceğim.

Quataert, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki madenciliğin devlet teşebbüsü ile ortaya çıktığını ve bunun dünyadaki örneklerden (Amerika, İngiltere, Fransa vb.) farklı olduğunu söylüyor. Zonguldak özelinde, devletin bu kadar etkin kontrol ve çabası kömürün öncelikli olarak Osmanlı donanması için düşünülmesinden kaynaklanmıştı. Yani kömür başlangıçta daha çok askeri bir bakış açısından düşünülüyor. “Ancak madenler, 1860’lerin sonları itibariyle karma bir işletim sistemine tabi oldular. Maden devlete, daha doğrusu kullanım haklarını özel işletmecilere kiralayan sultana aitti. Denetimden feragat etmek istemeyen devlet, müstakbel girişimcilere engelleyici ve külfetli koşullar dayattığı için üretim ilk zamanlarda durgundu. Ancak bu çalışmada ele alınan dönem boyunca devlet, denetimi özel sermayeye gittikçe daha çok teslim eder hale geldi. 1882 yılında devletin, işletmecilerin daha iyi koşul taleplerini kısmen kabul etmesiyle üretim artmaya başladı.” (S.16) Buradaki devlet denetiminin işçi için değil, üretim için olduğunun altını çizmekle beraber, imparatorlukta da günümüzdekine benzer bir özel sektör ve üretim artışı anlayışının bulunduğunu söylemek mümkün. Madenlerde işletme hakkının özel sektöre devrindeki en büyük unsur olan “sarayla bağlantıya sahip olmak” kıstası da yine bugünün “devletten iş koparma” zihniyetinin benzeri olarak göze çarpıyor. Yalnız günümüzden farklı olarak, imparatorlukta, devlet ve işletmeci arasındaki ilişkiler bugüne oranla oldukça gergin (muhtemelen devletin kontrol mekanizmasını devam ettirme isteği yüzünden). Yani, imparatorluktaki Maden Nazırı’nı 2014 Manisa’sına ışınlarsanız, kendisinin işletmeciyi canhıraş şekilde korumak, bu uğurda büyük yalanlar söylemek ve madenci yakınlarını falakaya çekmek gibi bir misyonu, büyük ihtimalle, olmayacaktır. Gerçeklikle bağımızı iyiden iyiye kopardığımıza göre, bu cümledeki tarih-dışılığı da mazur görmenizi rica edeceğim.  

Kitaba göre, imparatorlukta madenler sömürünün en çok olduğu sektörlerden biriydi. Köylülerin mecburi çalıştırılmasını bir kenara bırakırsak, ücretli serbest işçilerin dahi kazandıklarının vergiye ve işteyken yedikleri ekmeğin parasına gittiğini söylüyor Quataert. 2014 yılında Türkiye’de açlık sınırının 1100 TL, yoksulluk sınırının ise 1800 TL olduğunu hesaba katıp, madende çalışan işçilerin ise ortalama 1100 TL kazandığını da bildiğimize göre, işçi maaşının yine vergi ve ekmekten biraz farklılaşacak bir gıda masrafına gittiğini söyleyebiliriz. Tabii, imparatorluk görevlilerinin bu yoksulluğu nasıl kullanacaklarını bildiklerinden şüpheliyim. Ah şu tatlı 21. yüzyıl! Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da Quataert’in imparatorlukta 1908 sonrası oluşan sendikalaşma ve grevin, ücret rakamlarını bir miktar yükselttiğini söylemesi. Gerçekten de 1908’den sonra madenlerde bir grev dalgası gerçekleşiyor. Kitapta yok ama muhtemelen, sendikalar sadaret kontrolünde olmadığı içindir.  

Osmanlı madenlerinde çocuk işçiler kullanmak da yaygın ancak sadece bize özgü bir şey değil. Örneğin İngiliz Adaları’nda 1842 yılındaki düzenlemeye kadar on yaş altı çocuklar dahi madenlerde çalıştırılabiliyordu. Osmanlı Devleti’nde 1867 düzenlemesi ile yaş sınırı 13’e, 1911’de 16’ya yükseltiliyor. Ne zaman 18’e çıktığını bilmemekle beraber, hukuk kurallarının çoğu zaman uygulanmadığını Quataert’in kitabından bir kez daha öğrenmiş oldum. Gerçi tahmin etmekte de bir zorluk çekmezdim.

Yazar kitapta Osmanlı madenciliğinin fıtratına da değiniyor. Madenciliğin, 19. yüzyılda tehlikeli bir iş olduğunu belirtiyor. İş güvenliğine gelirsek, o dönemin koşullarında ışık için kullanılan mumlardan (ki bu mumlar açık olduğu için sık sık patlamalara ve yangınlara sebep oluyorlar) üstü kapalı lambalara geçiş üzerine bir mücadele olduğunu görüyoruz. Ancak sonuç olarak madenlerde yeterli güvenlik önlemi ve teçhizat bulunmuyor, hatta küçük madenlerde havalandırma bacası dahi yok. Pek tabii, yaşam odaları o dönem henüz icat edilmemiş. Zaten icat edilseydi bile muhtemelen dünyanın bu kısmına uğramazdı. Hal böyle olunca, madenciliğin fıtratında gerçekten de ölüm olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bu hafta bu fıtratın tezahürlerini örneklerle öğrenmiş bulunduk. Mesela dönemin üzerinde güneş batmayan imparatorluğu İngiltere’de 1862’de 204 kişi ölürken, teknolojisiyle ünlü Amerika’da 1907’de 361 kişi hayatını kaybetmiş. Ancak nasıl ki bugün Almanya’da madenlerde kimse ölmezken, Türkiye’de sayısını bilmediğimiz ama 300’den fazla olduğunu tahmin ettiğimiz kişi ölebiliyorsa, Osmanlı madenlerinde de “işçilerin işle ilgili yaralanma veya ölüm riski Batı Avrupa’daki ya da ABD’deki muadillerinden 5 ila 25 kat daha fazlaydı.” (s.255). Sağlam istikrar!

Kitapta daha birçok ayrıntı var efendim, emek tarihine ilgi duyan herkese tavsiye ederim. Hem böylece, Türkiye’nin konu emekçilere gelince 21. yüzyıla nasıl uyum sağlayamadığını tecrübe de edebilirsiniz. Bu bakımdan, bu eser, aslında televizyonlarda bundan sonra yapılacak başbakan, bakan, hükümet sözcüsü, müşaviri, danışmanı, yalakası açıklamalarında da rahatlıkla kullanılabilir.  Ancak sanıyorum ki, yetkili kişiler adam dövmekle meşgul oldukları için ayrıntılı araştırma ya da okuma yapacak zamana sahip değiller. Zaten o yüzden Wikipedia’dan çektikleri İngiltere, Çin, ABD kaza istatistikleri ile yetiniyorlar. Bundan sonraki adımın, 21. yüzyıl Türk tarih yazıcılığının tüm kötülüklerin babası olarak konumlandırdığı İnönü’nün, savaş yıllarında madenlerde çalışma mükellefiyeti getirdiği döneminin gün yüzüne çıkarılması olacağını tahmin ediyorum. Eğer dilerlerse, bu yazının işlerine yarayacak kısımlarını da “ecdadımız büyük Osmanlı’da da madenler zaten böyleydi” temasıyla bana bir telif hakkı ödemeden kullanabilirler. Nasıl olsa biz, 12 yıldır bu ülkenin hor görenleri olarak gösterilen ama birilerinin canı yandığında ona tekme atmak yerine, elini tutmayı yeğleyen; 750 bin liralık rüşvet saatleri verip almayan ve kendi ülkesindeki insanlar öldüğünde de- anlamsız el işaretleri olmadan- ağlayabilen kişiler olarak, hiçbir açıklamayı yutmayacağız... Ve bunun için de büyüklerimizden dayak yemeye muhtemelen devam edeceğiz.




Sevgiyle kalın, hayatta kalın!




12 Mayıs, 2014

Unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektedir



Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna ve Canım Aliye Ruhum Filiz’den sonra ikinci romanı ile tekrar blogumuzda. Yazar, bu romanında da insana, zayıflıklarına, iniş çıkışlarına dair dönemler üstü bir analiz ortaya koymuş durumda. Erken Cumhuriyet döneminin aydınlanmacı yaklaşımı ile dönemin hem bireysel hem de toplumsal çürümüşlüğünü o dönem de çok iyi tahlil ve tarif ettiğinden bence bugün için de geçerliliğini korumakta.
Kitap; üç karakter, onların iç dünyaları ve çevreleri ile ilişkileri etrafında şekilleniyor. Ana karakter Ömer; tabiri caizse bir baltaya sap olamamış, postanedeki işine bile nerdeyse hiç uğramayan, dostlarından gördüğü yerde istediği paralarla asalak gibi yaşayan bir adam. “Aklı başında adamlarla hiçbir iş görülmez. Bize, itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar lazım!”diyen pragmatist arkadaşı Nihat ile günlerini aylaklık etmekle, İstanbul’da dolaşmakla geçiriyor. Her türlü iş, onun için sıkıntıdan ibaret. Kendi tabiriyle “Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor.” Hiçbir şey istemediği gibi yaptığı her şey için de “İçimizdeki Şeytan”ı suçlayarak hiçbir mesuliyeti alamayan bir insan Ömer. "İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğimi fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiilerin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, içimizdeki şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç birşey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..."
Macide ise Ömer’in vapurda ilk görüşünde vurulduğu,  aslında uzaktan da akrabası olan, konservatuar öğrencisi bir genç kadın. Balıkesir’den teyzesinin yanına, İstanbul’a tahsil yapmaya geliyor. Teyzesinin ailesinin bozulan durumlarına rağmen gösteriş için masraflara devam edilmesi, Macide’nin babasının kızı için yolladığı paraya muhtaç olunmasına sebep oluyor. Bu durum Macide’nin babasının vefatı sonrası gönderilen paranın kesilmesi ile son buluyor. Başka bahaneler ile Macide memlekete yollanmak istemiyor ve Macide de memlekete dönmek yerine “Tam yaşamaya başladığım bu andan itibaren beni öldü saysınlar...” diyerek yeni bir hayatın umuduyla Ömer ile kaçıyor. Hiçbir şeyde tutanamayan Ömer; “Artık korkuyorum. Saadetin bizi korkutacak kadar çok ve kesif olması nedir bilir misiniz?” ve  “Bugün canım insan yüzü görmek istemiyor; geniş,uçsuz bucaksız bir şeye...ve sana bakmak istiyorum!” sözleriyle tutunacak dalı Macide’ye daha da sıkı sarılıyor. Ömer ile resmen evlenmeseler de birlikte yaşamaya başlıyor ve Macide için gelgitli zamanlar başlıyor. Ömer’in maddi sıkıntıyla ve arkadaş baskısıyla yolsuzluğa buluşması, ilişkilerinin seyrini değiştiriyor.  Macide de “Sana yeni bir dünya açacağımı sanmıştım...Seni sükutu hayale uğrattım. Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey elimizden gelmiyordu.” Sözleriyle hayatı üstündeki sorumluluğu başkalarına devretmiş oluyor.
Müzik öğretmeni Bedri ise Ömer ve Macide’nin ortak arkadaşı. Balıkesir’de lisede Macide ve Bedri arasında başlayan yakınlaşma, Bedri tarafında yoğunluğunu koruyarak devam ediyor. Biraz Macide’nin sıkıntı çekmemesi için gelirinin bir kısmını devamlı herkesten borç istemekten çekinmeyen Ömer’e veriyor. Ömer’in lakayt çevresinin de olduğu meclislerde Bedri, Macide için kurtarıcı bir liman gibi oluyor. “Bu manasız ve boş hayattan daha başka bir şey olması lazım geldiğini ve bu başkanın ne olduğunu...” bildiğinden yol gösterici aynı zamanda.
Burada belirtmeden geçemeyeceğim bir karakter var, aslında bütün kitabın şahane bir özeti belki de. Veznedar Hafız Hüsamettin bey kitaptaki ana karakterler arasında çok yer kaplamasa da kilit noktadaki rolü ve vurucu tespiti ile hikayeye damgasını vuruyor. “Sana teşekkür borçluyum evlat...Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin.” Basit bir yolsuzluk ve onun devamında bu yolsuzlukla ilgili atılan adım, insan karakterinin ne kadar da çürümüş olduğunu kanıtlıyor.
En büyük problem belki de  “Kendimiz iyi olamıyoruz ve başkalarının iyiliğini küçük görmek için onlara reklamcı, hayır dua avcısı, hatta riyakar diyoruz” özeleştirisinde olduğu gibi iyilikten yapısal olarak uzak olmamız. Nihayetinde beşerdir şaşar demişler, en başta kişinin düşünmeye başlaması lazım. Belki de en önemli eksikliğimiz odur: Düşünmek. Belki de düşünmek ve ümidi tekrar canlandırmak. “Daha sarp yollardan yürüyen fakat buna mukabil insan denecek bir insan olmak isteyenler de var. Belki pek az...Ama var...Unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektedir.”
Kitapla ilgili önemli bir konu da Sabahattim Ali’nin her eserinde olduğu gibi bunda da entelektüel birikimini görmemiz. Tasavvuf, Buda ve Laotse’yi yazısına dahil eden yazar, oldukça erken bir dönemde dinciliğin de eleştirisini yapıyor: "Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.” Bu entelektüel birikim, dönemin aydınlarına yapılan eleştirinin de altyapısını oluşturuyor. Bu noktada edebiyat magazinini sizlerle paylaşmadan bitirmek olmaz. Rivayet olunuyor ki, Nihat karakteri milliyetçi Nihat Atsız’ı, İsmet Şerif ise Peyami Safa’yı betimliyor. Bu romanla da ilgili olarak Nihal Atsız dava açmış ve kapanmış sanırım.
Kitabın belki de en iyi özelliği halen güncelliğini koruması ve dönemimize de ışık tutması. İnsanın ruhundaki devinimler o kadar iyi aktarılmış ki 70 yıl öncesi ile şu an arasında hiçbir fark yok gibi geliyor insana. Bir de özellikle karakterlerin içlerine döndükleri ve özeleştiri yaptıkları monologları çok başarılı. Bu kadar alıntı yapmanın sebebi de kendi cümlelerimle yazsaydım bu kadar net aktaramayacağımdan endişe etmem.
PS: İçindeki şeytanlara saldıranlara MFÖ’den gelsin.

11 Mayıs, 2014

Geçen hafta sonu 1940’ların Ankara’sındaydım, geçirdiğim zaman boyunca bana memur Şekip Bey eşlik etti. Ufak bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. Bir okuyun eminim siz de gidip görmek isteyeceksiniz.

Ankara'ya varınca bir nefes Gökçe Pastanesi’ne gittim, çayımı içip Şekip Bey'i beklemeye başladım. Önceden konuştuğumuz üzere burada buluşacaktık, ardından planımız Ankara'nın sokaklarını arşınlamaktı. Lafıma devam etmeden önce beni uyardıkları gibi sizi de uyarayım. Onun her dediğine kanma dediler bana, ufak yalanlar söyleme gibi bir huyu varmış. Ne de olsa kendisi bir yazar adayı belki mizansenler yaratmak, sözcüklerle oynamak istiyordur. "Adamın üstüne gitmeyin bu kadar yahu!" dedim. Ama sonra onu tanıdıkça düşündüm yazar olmakla alakası yoktur belki sadece canı isteyip işine geldiği için yalan söylüyordur. Kim bilir… Neyse devam edeyim, gün aylak aylak geçip gidince akşam içmeye Altındağ’a gittik. Şekip Bey’in arkadaşlarına rastladık. Pek yetenekli yazar arkadaşı var Orhan Bey, onunla konuşurken laf lafı açtı siyasete geldi. Nazım Hikmet’in affı için eylemler varmış ondan bahsetti. Şu Orhan Bey, yahu Orhan Veli’ye mi benziyor ne? Malum gergin zamanlar konuştuğuna dikkat etmen lazım dediler, komünist görüşlerin varsa kara listeye girersin diye uyardılar. Kaldığım süre boyunca Ankara'da konuşulmayan bir gerginlik ve yoksunluk sezdim. Akşam kalmaya bir otele gittim. Şekip Bey’in evinde galiba bir arkadaşı kalıyormuş, yer yokmuş. Sorun değil dedim ama arkadaşı kimdir neyin nesidir anlamadım nedense hakkında pek bir şey demedi. Sonraki gün şehri tek başıma gezdim. Şekip Bey’in babası hastaymış onu ziyarete gidecekmiş. Bende dün gezdiğimiz yerleri kendim bir kez daha gezdim. Yolda giderken ileride birden Şekip Bey'i gördüm, bir kadınla beraberdi.Parka doğru devam edip bir banka oturdular.

Yukarıda kurmaca bir başlangıç yaptım. Ama sorun bir bana neden? Çünkü Levent Cantek’in kelimeleri ve Berat Pekmezci’nin çizgileri bir araya gelince kendimi adeta 1940’ların Ankara’sında, Şekip diye bir adamın peşinde savruluyor hissettim. Emanet Şehir bir grafik roman türü, ne yazık ki bu alanda çok detaylı bir bilgim yok. Ancak kitapta da belirtildiği şekilde “kitap ayracına ihtiyaç duyacağınız çizgi romanlar” olarak tanımlayabiliriz. Kitap ayracına da konuşma balonlarının altını çizmek için kaleme de ihtiyaç duyabilirsiniz. Karakterler, mekanlar, her türlü detay görsel olarak tasvir edildiği için hayal gücünüzü kullanmaktan mahrum kalacağınızı sakın düşünmeyin. Gördüğünüz ve okuduğunuz sahnelere hayalinizden hareketler ve sesler katarken bulacaksınız kendinizi. Bazı sahneleri kafanızda yeniden farklı şekillerde canlandıracaksınız.


Kitap, Şekip adında yazar olma hayali ile gazetelere tefrika yazan, dönemin edebiyat çemberinin bazen içinde, bazen dışında ve bazen sadece çeperinde olan bir karakterin Ankara’da mevcut olma ve savrulma halini anlatıyor. Nurullah Ataç’ın aksi aksi konuştuğu, horoz dövüşlerinin ardındaki duvarlardan İsmet İnönü’nün baktığı, 1940’ların Ankara’sının ahşap evlerinde geçen bir hikaye. Şekip hikayenin ana çekirdeği durumunda, Ankara'ya ve yan karakterlere Şekip üzerinden temas ediyorsunuz. Yan karakterlerin hikayeleri gerçekten ilgi çekici ve Şekip'i bir şekilde sarıp sarmalıyorlar. Levent Cantek, Ankara’nın sosyo-politik geçmişini detayları ile birlikte biriktirmiş ve bunun hamurundan tek tek karakterlerini yoğurmuş. Bu nedenle hikaye ve karakterler zemine gayet sağlam basıyor ve başarılı bir dönem profili sunuyor.





Berat Pekmezci’nin çizimlerini Pis Maymun ‘a yaptığı kapak sayesinde takip etmeye başlamıştım ki bu sayede Emanet Şehir’i keşfettim. Emanet Şehir ’de yaptığı çizimler detay dolu. Özelikle bölümler arası geçişlerde yaptığı tematik çizimler ve karakter tasarımları gerçekten çok başarılı. Favorim ise Paçacı! Gerçekten kimin neyi konuştuğunu anlayan bu adamın tipine bakınca “Fakir Şükrü haklı, Paçacı bilir” dedim. Duyguları ve tasvirleri görsel olarak aktarmak konusunda hikaye ile gayet denge içinde bir çalışma olmuş. Kısaca kelimeler ve çizgiler birbirini tamamlamış.





Son olarak hoşuma giden bir diğer nokta ise bu grafik romanı okuyunca yapım sürecinin mutfağına da girme şansı bulmak. Ne kadar çok emek gerektiren bir süreçten geçtiğini ve titizlikle gerçekleştirilmiş bir ekip çalışmasının ürünü olduğunu gördüm. Umarım böyle nice özenli işler çıkar. Kitaba ek olarak şu siteden de nerelerden esinlenildiğini, taslak çizimleri ve süreci inceleyebilirsiniz. http://emanetsehir.com/ Belki Persepolis misali Emanet Şehir'in de bir animasyonu çekilir! Ne de güzel olur!

04 Mayıs, 2014

"Günler, şu garip günler! Uykumuzun içinde saatleri başlayan günler!"

Daha önce anlamadan okuduğum kitaplardan biriymiş Sait Faik Abasıyanık'ın "Kayıp Aranıyor" romanı. İlk kez 1953 yılında yayınlanan bu roman, başka bir bölümü olmamasına rağmen "I" no.lu bölüm numarasıyla başlar ve Sait Faik'in oldukça yalın, yalın olduğu kadar derinlikli anlatımı sayesinde başlandığı gibi bir nefeste okunup biter.

Okuduğum her kitapta kendimden bir şeyler arayıp bulup, kitaptaki bir ya da birkaç kahramanı kendimle özdeleştirerek, onu hislerime, söyleyemediklerime tercüman etmek isterim. Bu kitapta kahraman bence tek: Nevin. Ankara'da kendisi gibi gazeteci olan eşiyle yaşayan, emekli konsolos Vildan Bey'in saadeti arayan ve sorgulayan, 'hayatı yaşayarak münakaşa edip bir neticeye varmaya çalışan' kızı Nevin. Kitabın bazı yerlerinde Nevin, insanların kendisini hep "konsolosun kızı" "gazetecinin karısı" ya da "Balıkçı Cemal'in aftosu" olarak tanımladığını söyler ve bunu kabul etmiş gibi dursa da aslında bu durumdan rahatsız olur. Nevin'den bahsederken benim de daha ilk cümlemde bu tanımlamaları kullanmam ya kitabın etkisinden ya da ataerkil sistemin iliklerime kadar işlemiş olmasındandır. Ben tabii ki ilk seçeneği tercih ediyorum.

Nevin, geleneksel olan annesinden ziyade (bu romanın genel havası boyunca da Türk romancılığının ana konularından geleneksel-modern, Batı-Doğu ayrımını ve bu ikisi arasında kalmış ya da bu ikisini harmanlamış yaşamları çok net görüyoruz.) kızının nasıl isterse öyle yaşamasını isteyen babasının etkisi altında yetişmiştir. Konsolos Vildan Bey, "insanın kendi hayatını yaşamasını, her şeye rağmen yaşamasını öğrenmiş, kızına da bunu öğretmişti(r)." İnsanın hayatı boyunca 'ahlak' denen duvarın sınırlarını çok da zorlamadan, gözünü kapadığında hatırlayacağı mutluluk ve zevk anıları biriktirmesi gerektiğini savunur Vildan Bey. Burada biraz önce bahsettiğim Doğu gelenekselciliği ile Batı modernizminin arasında kalan bir baba görüyoruz aslında: Hayatını istediğin gibi zevkle yaşa; ama ahlak sınırlarını da çok zorlama. Vildan Bey'in şu cümlesi aslında bu konuda bize ayna tutar: Yaşamın her şeklini meşru, kitaba uyar bir hale soktuktan sonra hiçbir şeyin zararı yoktu(r). Vildan Bey böyle söylüyor; ancak meşru ya da kitabına uyan sınırlar içinde bir kimsenin kendi hayatını tam olarak istediği gibi yaşayabilmesine ne kadar imkan vardır ki? 'Modern' sayılabilecek zihinler, bir yandan dinin "günah"ını yok sayarken, diğer yandan toplumun "ahlak"ını meşru görerek mı özgürlük alanını belirliyor?

Vildan Bey'in bu hem özgürlükçü hem de bilinçsizce de olsa sınırlayıcı mesajlarıyla yetişmiş Nevin, hayatı boyunca hep bir şeylerin peşinde koşmuştur. Saadet de bunlardan biri ve en temeli olmuştur. Daha doğrusu, okuduğu tüm romanlarda, öykülerde, şiirlerde saadeti bulması ve onunla yaşaması gerektiği mesajını almıştır. Kocası Özdemir'le evlenmesinin nedeni de budur aslında. Saadet arayışı içerisinde ulaştığı sonuçta, hem toplumun kendisinden beklediği, kabul ettiği ve babasının ilettiği gibi meşru ve tehlikesiz bir yaşamı olacak hem de istediği yaşam buymuşcasına o yaşamdan zevk alacaktı. Mutlu olacaktı işte, ötesi yoktu. Ona her koldan dayatılan ve bulmasının zorunlu olduğunu hissettiği yaşam tam da bu değil miydi? Toplum gözünde statüsü olan bir adam ve onunla yaşayacağı bir yaşam... Ama bunun çok da öyle olmadığını Özdemir'in kendisini aldattığını gördükten sonraki buhran döneminde ve ondan kaçıp ailesinin yanına, İstanbul'a geldikten sonra sığındığı Balıkçı Cemal'le yaşadıklarından sonra anlayacaktı. Aslında saadet, olmak zorunda değildi. Mutluluk içerisinde yaşayan insanların da gelip dayanacağı yer boşluk değil miydi? Benim de hep savunduğum (ya da kendimi rahatlatmak için arkasına saklandığım diyelim) düşünceye göre, insanlar ne kadar mutlu ya da mutluymuş gibi yaşasalar da en sonunda herkes ölmeyecek miydi? Hayat, önü ve arkası boşluk olan bir şeyse, onu mutlu ya da mutsuz olarak yaşamanın ne anlamı vardı ki? Bu sebeple belki de saadet denen şeyi, hayatın kalitesini ölçmekte bir kıstas olmaktan çıkarmak ve onun yerine arzu, aşk gibi şeyler koymak gerekiyordu.

Otel odası buhranı...
Özdemir'in kendisini, kendi evinde bir meslektaşıyla aldattığını görüp evi terk ettikten sonra Nevin'in otel odasında yaşadığı buhranı o kadar güzel anlatmış ki Sait Faik, okurken sizin de kalbiniz sıkışıyor, nefes alamıyorsunuz, siz de bir titreyip bir güçlenip, kendinizi ipsiz bir uçurtma gibi hissediyorsunuz. Hele ki Nevin'in, yaşadıklarını unutup İstanbul'daki yeni hayatına alışma sürecini anlatırken pazartesi günlerine yüklendiği öyle bir bölümü vardır ki kitabın, dönüp dönüp tekrar okumamak elde değildir bu bölümü.

Bu süreçte Özdemir'e çok kızarken aynı zamanda, Özdemir'i affetmek, onunla tekrar birlikte olmak eğilimde olan Nevin'e de kızıyorsunuz. Öte yandan da seven bir kadının affedicilik ve unutkanlık boyutlarını az çok biliyorsanız, Nevin'e empatiyle yaklaşıp dönüp bir de kendinize kızıyorsunuz. Affeder gibi yapsa da affetmiyor Nevin. Özdemir'i iyi tanıyor çünkü. Özdemir'in kendisini tıraş sonrası rahatlamak amacıyla sürdüğü kolonya gibi gördüğünü, bu aldatma meselesinden sonra hayatı boyunca kendisine köle olabilecek kapasitede olmasına rağmen, onu rahat ettirmek amacıyla doğmadığını söylüyor ve hayatından çıkarmaya karar veriyor. Sadece onu değil aslında, herkesi hayatından çıkarıyor Nevin. Daha doğrusu herkesin hayatından kendisi çıkıyor. Nevin'i öldürüyor Nevin ve nüfus cüzdanında yazan diğer isimle, Ayşe olarak yeni bir hayata doğuyor. Arkasında sadece babası emekli konsolos Vildan Bey'in çeşitli aralıklarla kendisi için yayınladığı "Kayıp Aranıyor" ilanı bırakarak...

Bu kısacık romanda; geleneksellik, modernite, mutluluk, güven, huzur, aşk, özgürlük, gazeteciler, gazetecilik ve bu mesleğin "patronun düşünmesi  ve devletin siyaseti" eksenli olmak zorunda olması, kadın olmanın zorluğu, kendisinden vazgeçilen adamın ilk başvurduğu şeyin şiddet olması, yeniden doğmak için her şeyi geride bırakmak zorunluluğu gibi birçok şey bulabilirsiniz. Yarınki pazartesiye de göz kırparak, okurken oldukça keyif aldığım aşağıdaki satırlarla bitiriyorum yazımı:

"Kimine dar, kimine bolsun; pazartesi! Pazartesi! Sanki pazar bir şeymiş de onun bir de yarını, ertesi günü var. Ertesi günü yapacak işlerin içinde hep aynı olanı bir yana bırakırsak bize saat olarak ne kalır?

Geç git pazartesi sen de! Sende de iş yok! Sen de salıya doğru kalem tutarak, apteshaneye giderek, daktilo yazarak, otobüse binerek, sümkürerek, burnunu çekerek, vapura atlayarak, merhaba diyerek, bilet alarak, pazarlık ederek, bir şarkı bile mırıldanmadan, ıslık çalmayı bile hatırlamadan, aşktan göz açamadan, bir güzel yüz bile görmeden; yalan söyleyerek insanoğlundan insanoğluna kötü haberler ileterek, çarşambaya doğru yürüyen bulada bir salı ile kol kola geçip gideceksin. Yine çarşamba, yine perşembe, işte cuma! Cumartesi… Hele bu ertesiler yok mu ertesiler? Bu ertesiler, kendilerini bir şey sanan insanlara benzerler. Sanki devam ediyorlar. Sanki bir bayramı, bir oh deyişi, bir sevişmeyi, bir sulhu, bir özgürlüğü, bir oyunu, bir aşkı, bir kardeşliği, bir dudak dudağa, bir anlaşmayı devam ettiriyorlar; yalancılar!
(...)
Amerika’ya daha şimdi giriyorsun. Japonya ötelerinde, Büyük Okyanus’un bir yerinde az sonra sen bir salısın budala!
Ulan pazartesi! Sen bir tarafta pazar, bir tarafta salısın; serseri herif! Ne diye İstanbul’da bize “pazartesiyim” diye kafa tutarsın. Elimde olsa tutarım seni şu saniyede; bakarım sonra dünya yüzüne: bir çocuğun yalnız kafası çıkmıştır, bir adam durmadan son nefesinde."


03 Mayıs, 2014





Eğer daha farklı bir dönemde doğsaydım ve aynı aileye doğmasaydım, Nazım’ı bilmeden büyüyecektim. Nazım’ı okuyan komünist sayılıyordu, bence bu anlayışın değişmesi şart. Nazım komünistten önce hümanisttir. Tepeden tırnağa şair ve insandır. Ele avuca sığmaz bir adaletsizlik karşıtıdır. Romantik bir komünisttir bir biyografisinde belirtildiği gibi "güzelden, doğrudan, iyiden" yana olduğundan biraz da romantik sayılmıştır. Kimi zaman partiyle ayrı düşmüştür.

Nazım üzerine iki üç biyografi okudum lisedeyken ve siyaset bilimi okumaya karar vermemdeki bir sebep de Nazım oldu, yoksa Edebiyat ve İngilizce öğretmenliğinden yanaydı tercihim. Sanırım bugün siyaset bilimi mezunuysam bunu apolitik 80 sonrasına değil, Nazım'ın şiirinin gücüne borçluyum. Ben siyaset bilimine bir şey katamamış olsam da birçok öngörümü ondan aldım ve bununla gurur duyuyorum.

Nazım aşkını arkadaşlarıma aşılamaya çalışırken babaları “amanın bu kız komünist mi?” diye sormuşlardı onlara.

Evimizdeki Adam Yayınları serisi böyleydi...
                                                     
Hiçbir zaman komünist olmadım, olamadım, olmak da istemedim. Bunun bir sebebi de komünist olamayacak kadar burjuva olmam ve rahatı sevmem olsa gerek. Ayrıca hiçbir zaman bir partiyle sınırlanamayacağını düşündüğüm özgürlükleri hayal ettim, komünistler zamanında Stalin'i savunarak kendilerine yalan söylüyorlardı. Onların kendilerini kandırdıklarını düşündüm hep.

Ama hümanist olmak istedim hep, Nazım’dan öğrendiğim insaniyet ve umutla. Yine ondan öğrendiğim hayat dersleriyle. Ve hatta yine ondan öğrendiğim vatanseverlikle. Milliyetçilik demeyelim, vatanseverlik diyelim ve altını çizelim bu sözün. Nazım’daki vatanseverliğin aslında insanlarını sevmekle ölçülebileceğini bilerekten. Her kesimden, her ideolojiden insanını sevmek. Bu topraklarda doğmuş olan, ırk ve din ayrımı yapmaksızın...
Nazım ile ilgili çok yazı yazdım, hepsi yavan oldu. Bu da yavan olacak, diye korkuyorum.

Şimdi bu romanını, “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”i okurken hayatı bir kere daha ne kadar onun gözüyle gördüğümü anlamış oldum.

Burada Ahmet’ten bahsederken kendini anlatır. Anushka’ya aşıktır. Anushka’nın mavi gözlerini ve boynunu görür, bu güzellik hoşuna gider. Bacaklarını görür, kalınmış, der, sevinir her yeri güzel değil diye. Bir erkek gözüyle yarışır Si-ya-u ile, "Si-ya-u erkek değil mi yahu?". "Gurur yok mu bu adamda Anushka beni seviyorken bile peşini bırakmıyor Anushka’nın?" diye, biraz maçoca da olsa kızar. Eh her ne kadar komünist de olsa bazı duygulara gem vuramaz, zaten Nazım insan olmanın her halini anlayan ve anlatan ve kendisi de edebiyat dışında mükemmelliyetçiliğin peşinde olmayan katıksız bir şair değil midir? Duygularını reddetmeyen, kendine yalan söylemeyen.

İsmail’in gemide yaşadığı psikolojik işkence çok güzel bir dille anlatılmıştır kitapta. Sinematografik bir özelliği var bu anlatımın. O kadar ki kendinizi İsmail’in yerine koyabilir ve bir an sonra başınıza ne geleceğini bilmeksizin o karakterin hissettiklerini dillendirebilirsiniz.

Lenin’in ölümüne tanık olan ve ağlayan bir halk, trenlerle her yerden Lenin’i görmek için gelen kalabalıklar, Lenin’in mezarının başında bayılan koskoca dağ gibi asker... Yaşlı bir teyze, küçük bir çocuk, ağlama ve inleme sesleri... Lenin’in geniş alnı, “biz bittik” diyenler...

O zamanın güç dengeleri de tarihi anlamda çok güzel özetlenmiştir. Mustafa Kemal'in zaferi, Jön Türkler'in bir kısmının zengin oluşu, bir kısmının kaçışı. Güç kavgaları ve yeni bir devletin kuruluşu sırasında kurulan İstiklal Mahkemeleri'nin acımasızlığı.

İsmail ile Neriman arasındaki diyaloglar çok eğlencelidir. Neriman burjuva da olsa İsmail onunla evlenmek ister, ona mutfaktan çıkmasının devrimin bir gerekliliği  olduğunu söyler. Neriman ise "olur mu canım, kadın kadındır her zaman için" der. İsmail Neriman ile otururken kendi kendine düşünür:

"He gave Neriman a sidelong glance: she looks about twenty-two. And I’m forty. Life went past just like that. There’s a book called A Life Went Past like That. Was it a bad life? Why should it be bad, brother? But it went by."

"Neriman'ı uzunca inceledi: 22 gösteriyor. Ben 40'ım. Hayat öyle geçti işte. Hayat Böylece Geçti diye bir kitap vardı. Kötü müydü hayatımız? Niçin kötü olsun be kardeşim? Ama geçti işte." (benim naçizane çevirim, çünkü kitabın Türkçesi elimde yok)

İsmail bir türlü çıkamaz hapishaneden. Bir türlü düzgün bir hayat kuramaz, zaten izin vermezler. Ama o saflığı ve insanlığı asla kaybolmaz. Hapse girer çıkar, işkence görür, yine de vazgeçmez, devrim de devrim diye tutturmuştur. Nasıl olur da insanları hapse tıkar, günlerce işkence eder, aç bırakırlar, nasıl olur da işkence edilenlerin tanıdıklarına hesap bile vermezler? Ne oldu o polislere ne oldu o askerlere? Nasıl rahat uyudular, nasıl koydular kafalarını yastığa?

Bir de Kerim vardır ne yalan söyler ne sigara içer. Sonra ikisine de alışır.

Nazım’ın üslubu sadedir, cümleleri kısa ve dolambaçsızdır, olayların örgüsü güzel düşünülmüştür. İnsan dikkati dağılmadan her karakteri anlar ve geçişleri "bu kimdi şimdi, olay nerede kalmıştı?" demeden okur. Ondan okuduğum ilk roman bu oldu, keşke daha önce okusaymışım, dedim.

Fakat okurken güçlü olmanız şart, özellikle de işkence sahnelerini kaldırabilmeniz için. Farklı işkence biçimlerinden haberdar olurken, bunları büyük ihtimalle hafızanızda unutulmak üzere olanların altına yazıyor olacaksınız.

Karakterler gerçekçi, değişim ve dönüşüm içindeler, kimi zaman hastalanıyorlar. Kimi zaman hapse giriyorlar, ki çoğu zaman hapse girip çıkıyorlar. Aşık oluyorlar, aşktan vazgeçiyorlar. Ama bir tek bitmeyen kavgalarından vazgeçmiyorlar.

Şimdi utanarak söylüyorum ki bu kitabı İngilizce okudum, fakat şunu fark ettim. Türkiye tarihini ve kültürünü çok iyi anlatıyor Nazım. Ya onun kitaplarıyla büyüdüğümden ya da Anadolu'yu iyi bildiğinden. Mesele Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi benim için hayal edilemez bir hikaye, İstanbul'da geçen. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim'deki karakterler daha gerçek, hapis arkadaşına bir lokma yemek vermeyen ve Arapça Kuran satmaktan hapse atılan çember sakal kadar gerçek... İşte bu yüzden insanlık hepsinden önce geliyor, solculuktan, sağcılıktan, dindarlıktan evvel. Şefkat duygusu bize bir partinin aşılayabileceği, bir inancın verebileceği bir şey değil. Şefkat duygusu ve paylaşmak belki bize annemizin öğrettiği bir şey. Belki beşikten alıştığımız, kurguladığımız bir duygu. Belki bize unutturmaya çalışan bir dünya var, deli gibi koş, diyen. Belki bir materyalizm var elimizi kolumuzu bağlayan. Belki şefkat artık var olmayan bir duygu, belki empati kuramadığımız bir dünya. Ama işte böyle zamanlarda ben hep Nazım şiirleri okurdum.



Çok hoşuma giden bir örneğe rastladım okurken, Ahmet, yani Nazım'ı birçok yönden yansıtan karakter, Anushka'ya Mevlana'dan bir sözü çevirir. Bu sözleri yıllar önce bize edebiyat hocamız Remzi Bey öğretmişti. Neyin sesinin yanık oluşu kamıştan ayrılışındandır, aslında bu Mevlana'ya göre insanın yaratıcıdan ayrılışını simgeler. Yaradandan ayrılış, bir yandan Tanrı'dan ayrılış, bir yandan evrenselden ayrılıştır, Ahmet karakterinin yorumuna göre. Ayrıca daha ayrıntılı okumak isterseniz müzisyenlerin söylemiş olduğu şöyle bir paragraf buldum:

"Mevlana’ya göre ney ayrılığı anlatır. Ney binlerce kamışın olduğu bir kamışlıkta bulunuyor. Bunlar akrabaları, arkadaşlarıdır… Arkadaşlarının arasından kesiliyor, İstanbul’a geliyor. Burada birisi orasını burasını delerek ney yapıyor. Usta onun içini açıyor, bağrını delik deşik ediyor. Üzerine perdeler açıyor ve ondan yanık bir ses çıkıyor. Mevlana diyor ki, “Onun bu yanık sesi ayrılık hasretinden dolayıdır.” Onun için ney ayrılığı yaşamış bir enstrümandır."**

Güzel bir şiirle veda edelim, yine kitaptan:

"I am a worker,
love from head to toe:
love sees, thinks, and understands, 
love is a newborn advancing light,
love hitches a swing to the stars,
love casts steel in a sweat.
I'm a worker, 
love from head to toe."

Emekçiyim
Sevdayım tepeden tırnağa
Sevda düşünmek, görmek, anlamak,
Sevda doğan çocuk, yürüyen aydınlık 
Sevda salıncak kurmak yıldızlara
Sevda dökmek çeliği kan ter içinde 
Emekçiyim 
Sevdayım tepeden tırnağa.


*Hikmet, Nazim (2013-08-05). Life's Good, Brother: A Novel (Kindle Locations 1817-1819). Persea. Kindle Edition. Çeviri: Mutlu Konuk Blasing
**http://neyneva.com/neyin_sirri_roportaj.html

29 Nisan, 2014

Kalkınmaya Katkı Verenler Gençlerle Buluşuyor, Gençler Sosyal Kalkınmaya Katılıyor
Bloğumuzda yazma sırası bana geldiğinde bir hafta önceden heyecanlanmaya başlarım. Okuduğum kitabı en doğru ve iyi biçimde ifade edebilmem gerektiğini düşünürüm ve bu bana heyecanla birlikte ayrı bir sorumluluk verir. Ama itiraf etmeliyim bu hafta yaşadığım heyecanı daha önceki hiçbir yazımda hissetmemiştim. Çünkü bu hafta sizlere yalnızca bir kitabı, eşsiz bir insanın hayat hikayesini anlatmayacağım ama aynı zamanda da çok önemli bir sosyal sorumluluk projesinden bahsedeceğim.
Geçen sene araştırma yapmak için gittiğim Buenos Aires'te tanıştığım sevgili arkadaşlarım Hande ve Özgür'e doktora projemden bahsederken Özgür kendisinin de benzer bir projede çalıştığını söyledi ve mutlaka arkadaşı Ertan Karabıyıkla iletişime geçmemi önerdi. Ertanla ilk konuştuğumda incelediğim 2001 sonrası süreci, Türkiye'de anlamaya çalıştığım sosyal yardım alanında yaşanan değişimleri, özellikle çocuk fakirliğine yönelik uygulanan programları, kendi deneyimlerini çok kapsamlı bir biçimde benimle paylaştı. Ertan'a bunun için çok büyük bir teşekkür borçluyum. Ama ona borçlu olduğum teşekkür yalnızca bununla sınırlı değil. Beni daha fazla mutlu eden Kalkınma Atölyesi bünyesinde üzerinde çalıştıkları bir projeyi benimle paylaşması oldu: Kalkınmaya Katkı Verenler Gençlerle Buluşuyor, Gençler Sosyal Kalkınmaya Katılıyor.




Öncelikle size bu projeden bahsedeceğim. Sonrasında da bu projenin ilk kitabı olan Carel Zwollo'nun hayatından kısaca bahsedeceğim. Bu proje hayatını sosyal kalkınmaya adamış kişileri gençlerle buluşturmayı, gençleri bilgilendirmenin yanında kendi projeleriyle cesaretlendirmeyi hedefleyen bir proje. Bu proje kapsamında 2015 yılı sonuna kadar yaklaşık 15 kişi ve kurum hikayesi hazırlanması hedefleniyor. Bu hikayelerden ilki de Papua'da başlayan hayatını Türkiye de dahil olmak üzere birçok yerde çalışarak sosyal kalkınmaya adamış olan ve şu anda Datça'da yaşayan Carel Zwollo. Yakında gençlerle buluşacak kahramanlar arasında Ayşe Kudat ve Yücel Çağlar da bulunuyor. Çalışma 6 aşamadan oluşuyor. Bu aşamalar sırayla: kitabın hazırlanması ve gençlerle buluşması, kitaba sahip olan gençlerin sosyal medyada buluşması, kitabı yazılanların gençlerle buluşması, gençlerin çalışma ziyaretlerine katılımı, gençlerin eğitim kamplarına katılımı, ve gençlere iş olanaklarının yaratılması. Tüm bu aşamalar sonrasında hedeflenen de profesyonellerin gençlere sürekli mentorluk yaparak kalkınma süreçlerine ömür boyu katılımlarının devamını sağlamak, yani profesyonellerle gençler arasındaki ilişkinin sürekli kılınması.



Aslında duyar gibi oluyorum şimdi içinizden peki ben bu projeye nasıl katkı sağlayabilirim diye geçiriyorsunuz? Bu projenin hayata geçirilmesi için bir Kalkınmaya Katkı Verenler Fonu hazırlandı. Bu fonun gelirlerini de Kalkınma Atölyesinin öz kaynakları, kişilerin bağışları ve sponsorların katkıları oluşturuyor. Sizler de bu programın fonuna doğrudan maddi katkı sağlayabileceğiniz gibi hazırlanan yayın setlerini gençlere doğrudan hediye edebilirsiniz. Projeye sponsor olabilecek kurumlarla da Kalkınma Atölyesini iletişime geçirebilirsiniz. Kalkınma Atölyesinin iletişim bilgilerini sizlerle paylaşıyorum. Ayrıca bir facebook sayfaları olduğunu da sizlere iletmek isterim:

Telefon: +90 541 457 31 90 (Ankara)



Bu projenin ilk eseri olan Carel Zwollo'nun hayat hikayesinden çok etkilendiğimi hemen belirtmeliyim. Papua Yeni Gine'de doğan bir Hollandalı olan Zwollo'nun hayatını antropolojiye ve kalkınmaya duyduğu tutku şekillendirmiş. Eserin resimlerle, fotoğraflarla, mektuplarla, çizimlerle zenginleştirilmesi de beni etkileyen diğer bir yönü. Kitabın bütün bölümlerini beğenerek okumama rağmen özellikle hayatının Türkiye'de geçirdiği döneminden çok etkilendiğimi söylemeliyim: Yüksek lisans tezini yazmak için Bodrum'a gelişi, sonrasında 1990lı yıllarda Ankara'ya gelişi, kırsal kalkınmaya yönelik çalışmaları ve sonrasında da Datça'ya yerleşmesi. Sevgili Zwollo: Herkesin kendi yolunu seçmesi gerekiyor diyor. Dünyada ya da yaşamda bir rol edinmek gerekiyor diyor (239). Kendisinin bu etkileyici yolundan herkesin çıkarımları olacaktır. Özellikle antropoloji okuyan arkadaşlarımın ya da antropolog olan arkadaşlarımın bu hayat hikayesini mutlaka okumalarını öneririm. Ben de bu hayat hikayesini okuduktan sonra keşke bu eseri daha önce okusaymışım ve beni pekçok konuda cesaretlendiren Zwollo'nun çalışmalarından daha önce haberdar olsaymışım diyorum. Özellikle de geçen sene saha çalışmamı yaptığım dönemlerde.
Son olarak da sizi Zwollo'nun bir sözüyle başbaşa bırakıyorum. Hepimizin çocukluk dönemlerinin hayalleri vardır. Zwollo bunu gerçekleştirenlerden. Bu projeye desteklerinizi bekliyorum. Yapabileceğimiz ufacık desteklerin genç kuşakların hayatlarında çok büyük etkiler yaratabileceğini asla unutmayalım: "Hem profesyonel işlerim hem de yalnızca gezmek için o kadar çok yolculuk yaptım ki, 13 yaşımda çizdiğim göçebe toplum resmi ve çocukluğumun hayalleri gerçekleşti." (164)


26 Nisan, 2014



13 Kasım 1918 günü başlamıştı işgal. Henüz ne kağıda dökülmüş ne de bu tarihten birkaç gün önce, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nda dile getirilmişti oysaki İstanbul’un başına gelecek olanlar. Aksine bir de bu antlaşma sırasında İtilaf Devletleri’nin İstanbul’da askeri gücünün olmayacağına dair bir söz verdiğini biliyoruz.

Aslına bakılırsa o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş Avrupa merkezli bu küresel savaşın “galipleri” olarak İtilaf Devletleri’nin İstanbul işgali için kendilerine göre “haklı gerekçeleri” zaten hazırdı.

O gün Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a gelen işgal güçleri, 55 gemiden oluşan deniz filosunu Haydarpaşa önünde demirlemişti. Ardından fiiliyatta eski İstanbul’un Fransız,  Pera, Galata ve Şişli’nin İngiliz ve Üsküdar’ın da İtalyan askerlerinin kontrolü altında bulunduğu bambaşka bir İstanbul dönemi başlamıştı. Bundan yaklaşık iki yıl sonra, 16 Mart 1920’de Müttefik Yüksek Konseyi tarafından alınan bir kararla bu fiiliyat bir “resmiyet” kazanacak, böylelikle işgal güçlerinin yetkileri arttırılacak ve İstanbul’un işgalinde yeni bir döneme girilecekti. (İstanbul’daki işgal, 6 Ekim 1923’de işgal askerlerinin tamamen İstanbul’u terk etmesiyle sona ermiştir.)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, kendine göre toplumsal anlamda yozlaşmış, alafrangalığa özenen monden (sosyete) hayatların hüküm sürdüğü, bir tarafta işgalcilerin, bir tarafta da işbirlikçilerin bulunduğu bir zümrenin hayatına adeta okuyucuyu dahil ederek anlattığı işte bu işgal İstanbul’unu, Tevrat’ta adı geçen, Tanrı’nın gazabına uğramış Sodom ve Gomore kentlerine benzetiyor. Bu vesileyle, Türk edebiyatında benzer dönemde yazılan edebi eserlerde – ve hatta Karaosmanoğlu’nun diğer eserlerinde de- görüldüğü üzere, Yakup Kadri bir kere daha “milli kültür” ve Batı etkisine dair duyulan endişeleri sıklıkla dile getirmiş oluyor. 

Aslında 1928 senesinde yayımlanan bu romanı okurken, bu romanın, İstanbul’un işgal dönemini ve çılgın yirmiler olarak da geçen -kentli, modern bir kültürün baskın olduğu- caz çağını yaşayan bir yazarın kaleminden çıktığının farkında olmak gerekir. Ve yine bu kitabı okurken, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinin siyasal, ekonomik ve toplumsal belirsizliğine dair endişeler taşıyan, Mütareke döneminde ve sonrasında siyasette aktif bir şekilde yer almış, Yusuf Akçura ve Halide Edip Adıvar’ın da içinde bulunduğu, I. Dünya Savaşı’nın Anadolu’da yarattığı yıkımları incelemek ve raporlamak için kurulan Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nda görevlendirilmiş bir yazarın bakış açısının bu kitabın anlatısına ne kadar hakim olduğunu göz ardı edemeyiz.

Belki burada Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nun çalışmaları sırasında Halide Edip’le aralarında geçen bir konuşmayı da hatırlamak gerekir yeniden. Halide Edip’in, Ateşten Gömlek isimli romanının önsözünde kitabın isim babasına, Yakup Kadri’ye ithafen yazmış olduğu yazıdan öğrendiğimiz kadarıyla, Anadolu’nun o dönemde içinde bulunduğu durumu işaret ederek -ve bu kitabında da yine bir atıfta bulunduğu- bir “Ateşten Gömlek” tanımlamasını yapıyor Yakup Kadri. Bu tanımlamada idealize edilen bir Anadolu imgesi ve burada henüz söylenmemiş olsa da onun tam karşısında konumlandırdığı yozlaşmayı simgeleyen İstanbul yer alır. Aynen bu romanında gördüğümüz gibi, Yakup Kadri’nin anlatılarında bir “nereye gitsek bir ateşten gömleğe dönen derimizle beraber götürürüz” diyerek ruh halini tasvir ettiği Anadolu insanı vardır bir de zevk ve sefahat düşkünlüğünün hüküm sürdüğü, Anadolu’dan bihaber bir İstanbul hayatı.

Bütün bunların ötesinde, bu kitabı, İstanbul’un monden hayatına karşı önyargılarla dolu, Yakup Kadri’nin, ahlaki değerler açısından bu hayatı sorguladığı ve doğu-batı sorununu kadınsılık-erkeksilik ikiliği üzerinden inşa ettiği anlatım tarzından bağımsız bir şekilde düşünürsek aslında işgal İstanbul’unun çok merak edilen bir dönemine tanıklık ederken bulabiliriz kendimizi.

            İstanbul sosyetesinden Leyla İngilizlere karşı büyük bir düşmanlık besleyen, eğitimini Fransa ve Almanya’da tamamlamış dayısının oğlu Necdet’le nişanlıdır. Fakat aynı zamanda dönemin sosyetesinin bilinen simalarından, her kadının hayran olduğu bir İngiliz asker, Captain Gerald Jackson Read de Leyla’nın ilgisini cezbetmektedir ve kısa sürede bu ikili arasında yakın bir ilişki başlar. Leyla, İstanbul’un sosyete alemlerinde bu İngiliz askerle birlikte boy gösterir. Bu süreçte Necdet ise Leyla’yı kıskanmakta ve yeniden kendisiyle beraber olmasını istemektedir. Fakat Leyla bu gösterişli ve eğlenceli hayattan kolay kolay kopamaz. Böylelikle Leyla’nın hikayesi aracılığıyla biz de işgal İstanbul’unun sosyete alemine uzun ve sürükleyici bir yolculuğa çıkarız.

Sodom ve Gomore’de Yakup Kadri, aynı dönemde Anadolu’dan tamamen ayrı gördüğü bir şehri, işgal İstanbul’unu, işgal İstanbul’unun sosyete hayatını ve bu hayatın içindeki ilişkileri uzun uzadıya anlatır bize. Bu kitap bir yandan işgal güçlerinin ve devrimden sonra gelen Rus sığınmacıların şehrin sosyete hayatını nasıl büyük ölçüde şekillendirdiği gösterir. Bir yandan da İstanbul sosyetesinin baş döndürücü bir hızla bu yeni eğlence kültürüne ayak uydurduğundan bahseder ve özellikle işgal askerlerinin bu hayatın vazgeçilmez kahramanları olduğunu söyler.

Eğer siz de Cumhuriyet’in ilanından hemen önce yaşanan bu canlı sosyete hayatını yakından tanımak, bir yanda Rus kadınlara manikür yaptıran erkeklerin bulunduğu, monden flörtlerin yapıldığı, şuh kahkahaların işitildiği, asri kadın modasının, saç şekillerinin sergilendiği sosyete ortamlarını yaşamak, bir yandan da işgal İstanbul’unda bir gece yarısı kendinizi Beyoğlu’ndaki Maksim Bar’da, Rus bir kadın garson tarafından hizmet edilirken bulmak ya da bir partiye katılıp cazband eşliğinde çılgınca dans edip, başka bir partinin açılışında “hip hip hurrah” demek istiyorsanız, Sodom ve Gomore mutlaka okumanız gereken bir roman